Bediüzzaman'ın ilmi kesbî mi, Vehbî mi?

Buraya kadar Bediüzzaman'ın maddî tahsilini izah etmeye çalıştık. Bir de onun keşfiyatları vardır. Yukarıda Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel ağabeylerin Üstaddan nakille verdiğimiz "Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri, Nur Âleminin Bir Anahtarı Risalesini 1953'de yazdığı zaman, 'Tırnak kadar kuvve-i hafızaya mâlik bir adamın kafasında doksan kitabın kelimatı yazılmış...." şeklinde devam eden hâtıranın son kısmında bu ağabeyler şöyle derler:

"[Bu] mesele münasebetiyle buyurmuşlardı ki: 'Benim, bütün bunların kırk bin misli kadar da, manevî meşhudadım var. Onlar da aynen kuvve-i hafızamda yazılmıştır." (1)

Bir diğer husus, Bediüzzaman üveysî bir tarzda İmam Gazâli'den de ders almıştır. Kendisi bununla ilgili olarak şöyle der:

"Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikati Hüccetü'l-İslâm olan İmam Gazâlî'den (k.s.) almıştım. Şimdi anlıyorum ki, İmam Gazâlî (k.s.) aynı dersi üveysî bir tarzda İmam-ı Ali'den (r.a.) almıştır." (2)

Üveysî tarzda ilim almak, Peygamberimizin duasını alan ve Tâbiîn'in büyüklerinden olan Yemenli Veysel (Üveys) el-Karânî gibi, kalbî bağlılık ve muhabbetle yaşayan, gaybî ve vasıtasız bir şekilde manevî feyz ve ilhamla öğrenmektir.

Ziya Paşa'nın, "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

"Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" beytinde olduğu gibi, onun ilmini asıl ispat eden Risâle-i Nurlardır. Bu eserleri okuyanlar, onun nasıl bir ilme sahip olduğunu açıkça görürler.

Diğer taraftan, biz ondaki kesbi ilim, yani okumakla kazanılan ilim üzerinde durduk. O, bir de vehbî ilme sahipti. Yazması gereken hususlarda Yüce Allah kendisine ilham ediyor, o da yazıyordu. Birinci Dünya Savaşında bir yandan düşmanla çarpışırken, bir yandan da talebesi molla Habib'e İşârâtü'l-l'caz tefsirini yazdırması, yüzlerce hadisi ve çeşitli isimleri içerisine alan 19. Mektubu yanında hiçbir hadis kitabı bulunmadan toplam 12 saatte yazması ve Risâle-i Nur külliyatında böyle yazılan daha pek çok risalenin bulunması, bu gerçeği gösteren alâmetlerdir.

Ayrıca Tarihçe-i Hayat'ta Bediüzzaman'ın birincisi, eline aldığı her şeyi istisnasız anladığı fikrinin açık olduğu vakitler; ikincisi de okumak şöyle dursun, konuşmaktan dahi hoşlanmadığı fikrinin tutuk bulunduğu zamanlar gibi iki zıt halinin bulunması da, onun ilminin vehbî olduğunu göstermektedir.3

Yukarıda hatıralarına yer verdiğimiz Bediüzzaman'ın üç aylık tahsilindeki hocası Şeyh Muhammed Celâlî Hazretlerinin oğlu Şeyh Nizâmeddin Arvasî de hatırasının son kısmında konumuzla ilgili olarak şöyle der:

"Ağabeyim Molla Muhammed Sıddık da medresede Üstatla birlikte okuduğundan, Üstadın büyüklüğünü çok iyi biliyordu. O, 'Bediüzzaman'ın ilmi Allah vergisidir, onun ilmi vehbîdir' derdi.

Burada bir hadise yer vermek istiyoruz. Peygamberimiz (a.s.m.) buyuruyor ki:

"Ümmetimden iki adam olacak: Birisi Vehbdir ki, Allah ona hikmet-i İlâhiye ve hikmet-i Kur'âniye ihsan edecektir. Diğeri ise gaylandır. Onun bu ümmete verdiği fitne, şeytanın fitnesinden daha dehşetli olacaktır." (4)

Allahü a'lem burada geçen birinci şahsın Bediüzzaman olduğunu söylemek mübalağa olmasa gerektir. Zaten büyük hadis âlimlerinden Münâvî de, âhir zamanda gelecek şahsa ilmin kısa zamanda verileceğini söylemiştir. (5)

Burada bir hususu daha ifâde edelim, ilham edilmesi, Bediüzzaman'ın vehbî ilme sahip olması,— hâşâ—ona vahye dildiği mânâsına gelmez. İlham peygamberlere gelen şekliyle "vahiy" demek değildir. Peygamberlere peygamberlikleri gereği yapılan vahiy, ilhamdan kıyas edilemeyecek derecede yüksektir. (6)

Öteki Yanımıza Ayna Tutan Adam

İmam Şibli'ye soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?”
“Bir köpek!” dedi. “Bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Birkaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı.

Kafasını daldırır daldIrmaz diğer köpek kayboldu.Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince onda kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

İmam Şiblî’nin bu güzel meseli, Risale-i Nur’un özellikle Sözler’de belirginleşen öğretim usulünün ipuçlarını veriyor. Birinci Söz’den başlayarak ‘iki adam’ üzerine kurgulanmış hikâyeler okuyucuyu her defasında “sudaki sûreti” ile yüzleştirir. “Bil ey nefsim,” hitabı ise, hikayenin çözümlenmesi aşamasında, Onuncu Söz’de ima edildiği gibi, ‘sûret’ten ‘hakikat’e geçişte, insanı ‘kendilik engeli’ ile, yani nefsi ile karşı karşıya getirir. Birinci Söz’de, sudaki aksimizin ilk simasıyla tanışırız. “Mağrur”uzdur; ‘kendimizi kendimize malik’ bilerek, ‘kendi başımızaymışız’ zannederek aldanmışızdır. Elimizin asla erişeyemeceği sınırsız ihtiyaçlar içindeki, elimizle karşı koyamayacağımız nihayetsiz düşmanlar ortasındaki sûretimizi görünce, gurur ayinesinden yansıyan ‘ene’miz dağılır. Benliğin kabukları kırılır. Kaybedecek bir şeyimiz olmadığını anladığımızda, aldatıcı sûretimizi yeneriz. ‘Hakikat’e giden yolda ‘sûret’ten kurtuluruz. Sûreti hakikate engel değil araç eyleriz. “Mağrur” nefsimiz, şu dünya çölünde bir “seyyah”tır. Nihayetsiz aczi ve fakrı, nefsin kendini ayrık ve özgür bir birey olarak tanımlayacak sınırları ortadan kaldırır. Varoluşun dokusu içinde, kendiliğinden varolan değil, başkası tarafından nakşedilmiş, takdir edilmiş, sınırları çizilmiş bir motif olarak yer aldığını farkeder. Hadsiz aczi ve fakrına karşılık, nihayetsiz düşmanla çevrili, nihayetsiz ihtiyaç içinde oluşu, varoluş dokusu içindeki yerini iyice derinleştirir, başka herşeyle aynı zemine iner. Artık, kendini katılaştıracağı, taşlaştıracağı bir şablondan ya da kalıptan da mahrum eder. Kendini sadece, varoluş içinde bir motif olarak, yerine razı olduğunda, ötesini istemediğinde, başkası adına var olduğunu kavradığında tanımlamaya başlar. Bir anlamda yokluğunda varlıktan pay alır.

Şimdi tekrar, İmam Şiblî’nin köpeğinin ilk korkusuna dönersek, Sözler’i okurken biz de aynı korkuyla yüzümüze çarpan görüntüden kaçıyoruz. Kendimizi “iki adam”dan “iyi” olanının yanına ya da yerine koymaya hevesleniyoruz. Sözler’in ayinesinde yansıyan, “mağrur,” “hodbin,” “bedbaht,” “acemi,” “nefisperver,” “ayyaş,” “tenbel,” “ahlaksız,” “serseri,” “sersem” ve “hain” sûretli görüntümüz bizi ürkütüyor. Hemencek, “mütevazı,” “hüdabin,” “bahtiyar,” “muallem,” “vazifeperver,” “iyi huylu” ve “emin” sıfatlarının gölgesinde kendimizi avutup, suya atlamaktansa, kıyıda kalmayı yeğliyoruz. Sözler’in içine dalmak için, nefsimizin asıl sûretiyle yüzyüze gelmeyi göze almak gerekiyor. Oysa, Sözler yazarı, zaten “Bil ey nefsim!” diyerek, gideceğimiz yeri baştan gösteriyor. İlk hamlede yüzyüze geldiğimiz suretlerden korkmazsak, hakikate erişebiliriz. Yoksa, Sözler’in kıyısında, susuz ve Söz’süz kala kalırız.


Sözler yazarı, yine de, bu çetin yüzleşmeye şefkatle çağırır bizi. Bunun için, benim görebildiğim en az iki metodik çözümleme sunar. Birincisi, Sözler’de hakim olan üslupta görüldüğü gibi “mesel” kullanır. Meselleme, modern psikiyatrinin de ideal bir çözümleme aracıdır. Hastanın ego direncini kırmakta zorlanan psikoterapistler, zaman zaman bir başkasının hikayesini anlatarak hastanın algılama alanı içine nüfuz ederler. Bir başkasını ilgilendiriyormuş gibi paylaşılan mesel, kişinin zihnine direnç görmeden girdikten sonra psikoterapist, kapıyı adeta “içeriden” açar. Meselin muhakemesini benimseyen hasta, bilinçli olarak karşı koysa da, bilinçaltında ikna edilmiş ya da en azından kendi algısı dışında tutarlı bir gerçekliğin varlığını kabullenmiş olur. Sözler’deki “temsilî hikayecikler” de, kırıcı olmayan, ancak direnme fırsatı da vermeyen, derinlemesine nüfuz eden bir ikna kapısı açar okuyucuya. Artık, karşımıza aniden çıkan nefsin “sûret”ini sözle itiraf edip etmemek bize kalmıştır. İkinci şefkat yüklü yaklaşım, işte tam burada imdadımıza yetişir. Yazar, en evvel kendi nefsinin sûretini ifşa eder: “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” (Sanıldığının aksine, yazar burada “tevazu yapıyor” değildir. Zaten “tevazu”nun yapısı tevazuyu bir şekilde üretmeye, inşa etmeye, planlayarak yapmaya izin vermez. Tevazu, niyetsiz gelir, o kadar.) Sözler yazarı, burada kendi nefsinin sûreti ile yüzleşir. Bunu bizim adımıza yapmaktan önce kendi adına yapar. Hatta sadece kendi adına yapar. Nefsiyle yüzleşmesi sahicidir. (Ancak, bu bize “Said Nursi mağrurmuş” gibi hükümler çıkarma hakkı vermez. Her şahıs, birinci tekil şahıs olarak, öznesi kendisi olan bu türden cümleler kurabilir, kurmalıdır. Bu hüküm, insanın içe doğru, enfüse doğru bakışıyla ilgilidir ve kendini ıslah etmeye, onarmaya yöneliktir. Oysa, başkasının “mağrur” olduğunu bilmek, hiçbir içgörü fırsatı sağlamadığı gibi, onarım/ıslah çabası başlatmaz.)

Ancak, Sözler yazarının nefsiyle yüzleşmesinin sadece kendi adına olması, bizce örnek alınmasını engellememeli de. “Tevazu yapıyor” gibi bir yaklaşım yüzünden bu örneği ıskalamazsak, bir başkasının nefsiyle yüzleşmesini izleyerek, korkmadan, ürkmeden, çekinmeden kendi nefsimizle de tanışmanın yolu kolayca açılır. Zaten, meselle duygularımızda karşılığını bulmuş olan “sûret”lere, diklemesine bakabildiğimizde, susuzluktan ve Söz’süzlükten kurtulabiliriz. Ardından itiraf gelir, onun ardından istiğfar ve onun da ardından belki “nefsin tezkiyesi” gerçekleşir.

Nefsimizi tezkiye edip temizlemek için, İmam Şiblî’nin köpeği gibi, sûretimizin yansıdığı suya dalmaktan korkmamalı. Garip ki, nefsimizi temize çıkaracak suda her zaman nefsin “kirli sûret”i görünür olacaktır. Zaten, nefsin temize çıkarılması da, nefsi “kirli” bilmekten geçmiyor mu?

Öyleyse, sudaki ve Söz’deki “sûret”lerle yüzleşmeyi göze alalım. “Diğer adam”dan böylece kurtulabiliriz.


Kaynak: Dr Senai Demirci / Öteki Yanımıza Ayna Tutan Adam Said Nursi

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç