Türk Modernleşmesi ve "Tesettür"

Giyim kültürü, sadece coğrafya ve iklimle açıklanabilecek bir olgu değildir. Bu yüzden giyim tarzı/alışkanlıkları, insanoğlunun inanç ve kültürlerinden de etkilenmiştir. Hayatlarını avcılıkla sürdüren kabilelerin kıyafetleri, üretim-eğitim sürecine katılmış kentlilerin kıyafetleri ile aynı değildir. Aynı şekilde Hıristiyan din adamlarının kıyafetleri, Budist rahiplerinin giyim tarzlarından farklıdır. Slavların nasıl kendi geleneklerine göre bir milli giyim anlayışı varsa, Afrika'daki Berberilerin de kendilerine mahsus elbiseleri olacaktır. Yahudi din adamlarının giyim tarzının Müslüman ulemadan farklı olması gayet normaldir. Bu, kültür ve din farklılıklarının olağan sonucudur.1 Giyim tarzının ve anlayışının bu simgesel anlatım gücüyle, insanların yaşadığı coğrafyayı, mensup olduğu milletini, hangi dinden olduğunu anlamak çoğu kez mümkün olmaktadır.

İslam dini de bedenin örtünmesine dair belli ölçüler getirmiştir. Bu ölçülerde kadın ve erkeğin farklı yaratılışları (bedensel ve psikolojik) dikkate alınmıştır. Ahzab Suresi'nin 59. ayeti ile Hz. Peygambere, "...hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar" şeklinde bir "emir" verilmiştir. Ayet-i kerimenin örtünme emri yalnızca Hz. Peygamberin hanımlarına ve kızlarına mahsus kılınmamış, bütün mü'min kadınlara şamil edilmiştir. Bu yüzden ayet-i kerime hususi değil, genel niteliktedir ve kural koyucudur. Ayet-i kerimede emirden sonra hikmetler sayılarak "niçin örtünmeli" sorusunun cevabı da verilmiştir.2 Ayetin devamında kadınların hür ve iffetli olabilmeleri için örtünmelerinin daha hayırlı olduğu buyurulmuştur. Bu yüzden tesettürün kadının özgürlüğünü ve iffetini muhafaza edici bir işlevi olduğu muhakkaktır. Örtünme emrinin özgürlük ve iffete vasıta kılınması bunu doğrulamaktadır. Kadınların toplum hayatına çıkmalarına herhangi bir yasaklama getirilmemiş, ancak kadınların iffeti muhafaza etmeleri, hür olmaları ve diğer insanların eziyetlerinden korunmaları için "tesettür" emredilmiştir. Tesettürün kadına kazandırdığı bu ahlaki ölçülerin, tesettürün ruhunu oluşturduğu belirtilmelidir. Buna göre tesettür, yalnızca İslami bir kıyafeti değil, İslami ahlak anlayışını da belli etmektedir. Sosyal hayata katılacak olan kadının öncelikle iffetini muhafaza etmesini istemekte ve bu ahlaki refleksi kazanmak için örtünmenin daha uygun ve faziletli olduğu buyurulmaktadır. İslam'daki örtünme emri, yalnızca kadınlara mahsus değildir, erkeklere de vücutlarının belli yerlerini örtmeleri emredilmiştir. Ancak tesettür tartışmalarının odak noktasında her zaman kadının örtünmesi yer almaktadır.

Cumhuriyetin Kadın Projesi: "Kostüm Modernleri"

Türkiye'de son günlerde sık sık gündemde yer alan "tesettür, örtünme, çağdaş kadın imajı" gibi tartışmalar aşağı yukarı Türk modernleşme tarihi kadar maziye sahiptir. Tanzimat döneminden sonra başlayan "geleneksellikten soyutlanmış yeni kadın imajı" tartışmaları, II. Meşrutiyet döneminde de bazı düşünürler tarafından dile getirilmiştir. II. Meşrutiyet döneminde özellikle Abdullah Cevdet'in öncülüğünü yaptığı Garpçılık fikir hareketi içinde yer alan mütefekkirler, geleneksel ve İslami olan toplumsal unsurların hepsinin Batı kültürüne uydurulması şeklinde bir çalışma içine girmişlerdir. Bu bağlamda, kadının da giyim, kuşam, yaşam tarzı gibi alanlarda değişerek Batılı kadınlara benzemeleri gerektiğini savunmuşlardır. "Kadının özgürlüğü, tesettür, Batılı kadın ile Doğulu kadın mukayeseleri" Cumhuriyet dönemine de intikal etmiş. Gerici-ilerici tartışmalarında en fazla gündeme getirilen konulardan birisi olmuştur.3 Bu dönemden itibaren tesettürün dini bir gereklilik olduğuna inanan ve tesettürü benimseyen kadınlar geriliğin, tesettüre karşı gelerek tesettürsüzlüğü çağdaşlık olarak adlandıran kadınlar ise, ilericiliğin simgesi kabul edilmişlerdir. Bir anlamda Batılılaştırma projesinde "Tek Partinin razı olduğu kadın" ve "Tek Partinin görmek istemediği kadın" imajları ortaya çıkmıştır. Özellikle gündelik hayata ilişkin geleneksel kuralların değişiminde kadın hiç şüphesiz önemli bir rol üstlenmiş ve Batılılaşma projesinin görselliğini en üst düzeyde sergilemişti.4 Siyaset Bilimci Ayşe Kadıoğlu, Kemalist modernleşme projesinde imajların ön plana çıkarılmasında kadınların önemli rol üstlendiğini belirtir ve kadınların Cumhuriyet balolarında Batı kostümleri giyip, Batılı müziklerle dans ederek imajlarını modernleştirdiklerini belirtir. Kadıoğlu, Cumhuriyetin doğurduğu bu kadın imajını "kostüm modernleri" şeklinde nitelendirmektedir.5

Gerek İmparatorluğunun son dönemlerinde, gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında görülen "Batılılaşma" hareketleri devletin telakkisine ve tasarruflarına bağlı olarak gelişme göstermiştir. Cumhuriyetten itibaren devletin "modernleşme" siyaseti, eskiye ait unsurların yerine Batılı değerlerin yerleştirilmesi olarak belirginleşmiştir. Bunun anlamı Tek Parti dönemiyle birlikte Türkiye'de yeni bir medeniyet anlayışının hakim olmaya başladığını göstermesidir. Bu yeni medeniyet anlayışıyla, İmparatorluktan arda kalan değerlerin, özellikle İslam dinini hatırlatma özelliği bulunan ve simgesel anlatım gücüne sahip olan ritüellerin (şeair-i İslam) toplumsal hayattaki etkilerini azaltmaya yönelik hukuki ve kültürel girişimler6 dikkat çekmektedir. Aslında Türk modernleşmesi, kültürel simgelerin toplum hayatındaki etkilerini anlama hususunda oldukça bol malzeme sağlar. Cumhuriyet sonrası ilerici-gerici tartışmalarında ilericilik olarak ifade edilen ögelerin, Batı kültürünü temsil eden unsurlar olduğu, gericiliği çağrıştırdığı iddia edilen ögelerin ise "Doğu"ya yani İslam'a ait olduğu iddia edile gelmiştir. Kültür ve sanat eserlerinde bile rastlanan bu simge çatışması Türk modernleşmesinde en sık rastlanan hususlardan birisidir. Cumhuriyet sonrası Türk sinemasındaki dindar imajı, menfaatperest, yeniliğe karşı, bilim düşmanı, şeklen çirkin, argo konuşan ve kişisel ilişkilerinde her zaman güçlüden yana olan bir kimlikte tanıtılmıştır. Müziklerde ve resim sergilerinde eski geleneğe ait olanların gericilikle özdeşleştirilmesi, din terminolojisine atıf yapan bir bilimsel çalışmanın "rasyonalizme aykırı görülmesi", Türk modernleşmesinin belirgin özelliklerinden olmuştur. Bütün bunlar kültür ve sanat eserlerinde dinin ve dindarların ne ifade ettiğini göstermektedir.

Eski kültür, gelenek ve değerleri çağrıştıran ve "uyarıcı ve ihtar edici" özelliği bulunan simgelerin toplumsal hayattan koparılması, bunların yerine Batılı yaşam tarzının kabul ettirilmesi Cumhuriyet dönemi Batılılaşma anlayışının en önemli özelliklerinden birisiydi. Bu sembollerin toplum hayatındaki etkilerinin giderilmesi hususunda dikkat çeken bir girişim de "tesettürün yasaklanması" veya "tesettürün gericilik ile özdeşleştirilmesi"dir. Bu amaçla öncelikle İslami bir hassasiyet belirtisi olan peçenin yasaklanması ve arkasından da çarşaf yerine devletin önerdiği kadın kıyafetlerinin (pardösü, manto ya da sadece başörtüsü gibi) yaygınlaştırılması çabası tedrici olarak dini kıyafetlerin dışlandığını göstermektedir.

Sosyolog Nilüfer Göle, kadınların toplumsal dönüşümde aldıkları rolü incelediği, "Modern Mahrem" adlı eserinde Batılılaşmanın önemli simgelerinden birisi olarak kabul edilen şapka inkılabının yeni kadın imajı projesinin ön hazırlığı olduğunu söyler.7 Yani imajlar üzerinde yürütülen Batılılaşma hareketleri, öncelikle erkekleri eski geleneği temsil eden kılık ve kıyafetten arındırmıştır. Bu hazırlık aşamasından sonra da, kadının kılık ve kıyafetinde düzenlemelere girişilmiştir. Göle, erkeklerin şapka ile Osmanlı kimliğinden sıyrıldığını, kadınların da peçe ve çarşafı atmalarıyla dini otoritenin, şeriatın sınırladığı mahrem yaşam dairesinden uzaklaştığını tespit etmektedir.

Kılık-kıyafetin kanuni düzenlemeler ile, kişisel tercih alanından çıkarılıp devletin izin verdiği niteliğe büründürülmesi, yasaklanan kıyafet sahiplerinin kamusal alandaki varlığını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, tesettürün gericilik ile özdeşleştirilmesi, tesettür kullananları psikolojik yönden etkilemiş ve bu kişilerin sosyal statülerini ve kimliklerini olumsuz etkileyerek, kimliklerini sağlıklı bir şekilde ifade etmelerini engellemiştir. Zaman zaman rejim karşıtı, siyasal İslamcı, gerici gibi tehlikeli siyasi ve ideolojik etiketlerle tanınmalarına neden olmuştur. Şüphesiz bunun nedeni, modernleşme anlayışımızın simgesel motiflere ideolojik anlamlar yüklemesinden kaynaklanmaktadır. Devletin modernleşmenin içeriğini ve sınırlarını belirlediği sosyal ve kültürel bir ortamda halkın görüşü yerine bürokratik tasarrufların geçerli kılınması, önemli bir özgürlük sorununu da beraberinde getirmiştir.

Tesettürün Hikmeti Nedir?

Bediüzzaman, tesettür meselesini işlediği 24. Lem'a'da8 tesettürün Kur'an-ı Kerim'in bir emri olduğunu (Ahzap Suresi: 59) belirtir. Tesettüre karşı çıkanların, tesettürü esaret olarak algılamalarını eleştirerek, kadınlığın fıtratında örtünme ihtiyacının bulunduğunu belirtir.9 Ancak Bediüzzaman'ın Tesettür Risalesi'ndeki "tesettür" tarifi yalnızca vücudun belirli bölümlerinin setredilmesini ifade etmemektedir. Bediüzzaman tesettür teriminin hem nefsi temizlik ifade eden, hem de fıkıhta gösterildiği şekilde giyinmeyi anlatan şekilde ifade etmektedir. Yani sadece örtünme kadının Ahzab Suresi'ndeki emri yerine getirmesine yetmemektedir. Ayet-i kerimede öncelikle örtünme emrinin, ardından da örtünmenin neyi sağlayacağının ifade edilmesi tesettürün netice olarak salih amel, iffet ve takva gibi İslami ahlak prensiplerine bir basamak olduğunu anlatmaktadır. Tesettür bir bütündür. Tesettürün iç boyutu ahlaki güzellik ise dış boyutu da fıkıhta gösterildiği şekilde vücudun örtülmesidir.

Bediüzzaman özellikle kadın-erkek ilişkilerinde tesettürün (takvanın ve fıkıhta gösterildiği şekilde örtünmenin) güven, sadakat ve muhabbet duygularını güçlendireceğini, tesettürsüzlüğün ise kadın-erkek arasındaki sadakat ve muhabbet duygularını zayıflatacağını belirtir.10 Bediüzzaman'ın buradaki ayrımının teorik bir ayrım olduğu ve muhatap olarak tesettürü "kadını esaret altına alan bir simge" olarak algılayanları kabul ettiği belirtilmelidir. Ayrıca, eserin yazıldığı dönem göz önüne alındığı takdirde (1934) devletin "kültürel hayatta Batılılaşma" siyasetinin tesettürlü kadını dışladığı görülecektir. Aynı şekilde, devletin yeni medeniyet projesinde tesettürü ortadan kaldırmayı, tesettür yerine İslami etkilerden sıyrılmış ve Batılı modayı takip eden kadınları ön plana çıkarmayı düşündüğü bilinmektedir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın geniş anlamda Batılı yaşam tarzının Doğu toplumlarına transfer edilmesi ve özelde Türkiye'deki modernleşme anlayışının Kur'an'ın tesettür emri yerine kadının tesettürsüzlüğünü teşvik etmesinin toplumsal hayatta kadın-erkek ilişkilerinden, aile yapısına, kadın ve erkeğin ahlaki yapısına kadar birçok alanı olumsuz etkileyeceğini düşündüğü belirtilmelidir.

Anayasal Bir "Hak" Olarak Tesettür Özgürlüğü

Hukuk devletinin en önemli ilkelerinden birisi temel hak ve hürriyetler tanımının, niteliğinin ve sınırlandırma usulünün anayasalarca belli bir çerçeveye kavuşturulmasıdır. Özellikle, hürriyet, özgürlük, adalet gibi kavramların ön plana çıkarılması anayasaların ruhunu da etkilemiştir. Bu yüzden anayasalarda hürriyet, özgürlük ve adalet kavramları ön plana çıkmış ve anayasaların bu kavramlara yüklemiş olduğu anlam devlet-halk ilişkilerini belirleyen önemli ölçülerden birisi olmuştur.

Anayasal bir haktan bahsederken öncelikle devletin bu anayasal hakları kime tanıdığını belirlemek gerekmektedir. Bu tanımlama sağlıklı yapılmazsa, yani hakkın muhatabının kim olduğu belirlenmezse hukuk devletinin en önemli ilkelerinden birisi olan "kanun önünde eşitlik" ilkesinin gerçekleşmesinden bahsedilemez. Anayasa’nın 12. maddesi "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir" şeklinde bir hüküm getirmiştir. Buna göre, Türkiye sınırları içinde temel hak ve hürriyetlerden yararlanma şartı herhangi bir ırka, sınıfa, dine veya mezhebe üye olmaya bağlı değildir. Türk hukuk sisteminin geçerli olduğu bütün alanlarda (kamusal ve sosyal) temel hak ve hürriyetlerden "herkes" eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Görüldüğü gibi Anayasa’nın bu maddesinde herhangi bir ideolojik tutuma yer verilmemiş, çoğulculuk ruhuna uygun şekilde temel hak ve hürriyetlerden bütün herkesin eşit şekilde yararlandırılacağının güvencesi verilmiştir.

Temel hak ve hürriyetlerin neler olduğu sorunu da ayrı bir çerçevedir. Anayasa’nın düzenlemesine göre temel hak ve hürriyetler "kişiliğe bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez" nitelik gösterirler. Bu temel hak ve hürriyetlerin içinde yer alan ve tesettür meselesini doğrudan ilgilendiren husus da neredeyse evrensel bir kural haline gelen "din ve vicdan hürriyeti"nin nasıl kullanılacağı ve nasıl kısıtlanabileceğidir. Anayasamızın 24. maddesinde düzenlenen din ve vicdan hürriyeti herhangi bir kısıtlama getirmeksizin herkese tanınmıştır; çünkü, temel hak ve hürriyetlerdendir. Ancak bu hakkın kullanılması sırasında 14. maddenin ruhuna aykırı olan teşebbüslerin din ve vicdan hürriyetinden faydalandırılmayacağı hükme bağlanmıştır: "14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayinler ve törenler serbesttir." 14. madde ile getirilen kısıtlama kriterleri ise şunlardır: "Temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz." (m. 14/1). Buradaki kısıtlama kriterlerinin ideolojik, provokatif ve militarist eylemlere yönelik olduğu muhakkaktır. Örneğin, siyasal parti kurma hakkınız anayasal güvence altındadır, ancak bu hak size siyasal parti çatısı altında militarist faaliyetleri yürütme hakkı vermez. Aynı şekilde, düşünce ve kanaat hürriyeti de anayasal güvence altındadır. Fakat, bu hürriyet kişilere yönelik hakaret hürriyetine sahip olduğunuz manasına gelmeyecektir. Toplumsal hayat her şeyden önce karşılıklı saygıyı gerektirmektedir ve hukukun önemli işlevlerinden birisi de bu nizamı tesis etmektir.

1982 Anayasası'na son değişiklikle birlikte verilen şekle göre, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını düzenleyen temel kural şudur: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." (m. 13) Bu anayasal hükme göre temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanma usulü şu şekilde gerçekleşecektir: Öncelikle, kısıtlama Anayasa'da sayılan sebeplere bağlı olarak yapılmalıdır. Yani 14. maddede sayılan sebeplerin gerçekleşmiş olması veya gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması (şüpheye yer bırakmayacak şekilde) temel hak ve hürriyetin kısıtlanması için yeterli olacaktır. İkinci olarak, temel hak ve hürriyetler ancak kanuni bir düzenleme sonucunda kısıtlanabilir. Yani Anayasa'da "kısıtlanabilir" şeklinde bir ibarenin olması kısıtlamayı yorum yoluyla genişletmeye veya fiili bir uygulamaya meşruiyet kazandırmaz. Öncelikle, kısıtlamayı düzenleyen bir kanun bulunmalıdır. Kanunsuz kısıtlama anayasal ihlal oluşturacaktır.

Türkiye'de başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında yasaklanmış olması bir "ibadet" hürriyetinin kısıtlanması anlamına gelmektedir. Başörtüsünü yasaklayan bir kanun maddesi olmadığına göre Türkiye'deki başörtüsü yasakçılığı fiili (de facto) bir durumdur ve Anayasa’nın ihlalini oluşturmaktadır. Anayasal hüküm son derece açıktır: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." Ortada kanun maddesi olmadığına göre ve başörtülü insanların herhangi bir anayasal suça başörtülülük niteliklerinden ötürü karışmadıkları bilindiğine göre, başörtüsü yasakçılığının iç yüzünde jakoben laiklik anlayışı, toplumsal mühendislik ve Batı yaşam tarzının ve tüketim alışkanlıklarının yerleşmesi özleminin yattığını söylemek mümkündür.

Sonuç

Modernleşme anlayışımızın imaj ve görsel ögelere, ritüellere kayıtsız kalmadığını gösteren önemli olgulardan birisi başörtüsü yasakçılığıdır. Başörtüsüne bürokratların, siyasilerin, bilim adamlarının ya da halkın yüklediği anlam önemli değildir. Ortada, Kur'an-ı Kerim'in açık bir hükmü vardır ve Hz. Muhammed'den günümüze kadar kesintisiz bir uygulama, bir İslami gelenek vardır. Tıpkı beş vakit namaz gibi, Ramazan orucu gibi, hac gibi.

Ahmed Hamdi Tanpınar'ın belki de Türk modernleşmesini özetlediği şu sözleri Türkiye'de yaşanan sıkıntının ifadesidir: "Bir yandan tarihi zaruretlerden kudret alan bir irade ile Garb'a gittik, öbür yandan hakiki cevheri ile bizde konuşmaya başladığı zaman sesine kulaklarımızı kapatmak imkansız olan bir mazinin sahibiyiz."11 İmparatorluğun parçalanması ve bilim-teknik ve ekonomik alanlarda geri kalmışlık bizi Batı'ya itmişti. Ama Batı bize bilim, teknik, sosyal ve ekonomik adalet yerine Doğu-Batı, ilerici-gerici, laik-antilaik, tesettürlü-tesettürsüz gibi kutuplaşmalara neden olan zıtlaşmaları armağan etti. Tanpınar'ın Türkiye'deki cevherler ile kastettiği unsurlara dini ritüelleri dahil edip etmediğini bilemiyoruz, ancak bu tespiti tesettür meselesi için de geçerli. Tesettür hakiki cevheri ile konuşmaya başladığı zaman, yani ahlaki boyutunu, Sünnet-i Seniyye edebini pratiğiyle ifade etmeye başladığı zaman bu hakikate elbette kulak tıkanılmayacaktır. Bu yüzden, başörtüsü probleminin başörtüsünün Allah'ın emri olduğuna inanan insanlara da bazı yükümlülüklerini hatırlattığını, tesettürün yalnızca vücudun örtülmesini ifade eden görsel anlamı olmadığını, iç boyutunun nefsi temizliğe yönelik olduğunu da ifade etmek gerekmektedir.

Devletin tarafsızlığının en önemli göstergelerinden birisi, devletin herhangi bir dinin ya da ideolojinin temsilciliği misyonundan uzak durmasıdır. Bu tarafsız tutum devlete her din, inanç, fikir ve mezhep sahibine eşit oranda temsil edilebilme ve haklardan eşit yararlanma imkânı sağlamaya yöneliktir. Türkiye'de yaşanan fiili başörtüsü yasağının temelinde de bu tarafsız tutumun eksikliği yatmaktadır. Devlet, simgelere ideolojik ve siyasal anlamlar yüklediği sürece başörtüsü problemi çözümsüz kalmaya devam edecektir. Oysa, modern devlet anlayışında hukuk vatandaşlık ilişkisine göre uygulanmakta ve bu uygulamalar ideolojilerin katı çerçevelerinden bağımsız tutulmaktadır. Aynı çağdaş uygulamayı başörtüsü problemi için söyleyebilir miyiz?

Dipnotlar

1. Ulus-devletlerin kurulması ve uluslararası ticari rekabetin artmasıyla birlikte insanların giyim tarzlarında dini ve kültürel etkilerin yavaş yavaş etkisini yitirdiği, bunların yerini bütün dünyada görülebilecek giyim tarzının aldığı görülmektedir. İklim ve coğrafi koşulların benzeşmemesine, din, kültür ve anlayış farklılığına rağmen insanların kıyafet konusunda Fransız modasını takip etme, İtalyan çizgilerini benimseme, Amerikan markalarından vazgeçmeme gibi ortak özelliklerine rastlamak mümkündür. Almanya ve Avustralya gibi birbirinden uzak iki ülkede bile benzer giyim özelliklerinin çok yoğun şekilde görülebiliyor olması, giyim tarzında kültürlerin eski etkisini yitirdiğini, kültürel ve yöresel tercihlerin yerini kapitalizmin üretim ve pazarlama anlayışının aldığını göstermektedir. Bu yüzden kapitalizmin evrensel giyim standartları oluşturmada başarılı olduğunu ve bu etkisinin ister istemez bütün kültür ve gelenekleri, hatta dini giyim tarzını bile etkilediğini söylemek mümkündür.

2. Ahzab Suresi, 59: "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Geniş açıklama için: Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri, Ahzab Suresi: 59, Nur Suresi: 30, 31)

3. Kadınların tesettürüne karşı çıkan görüşlerin Doğu’ya ait olmadığı, (İslami bilgiden ve yorumdan kaynaklanmayan) Batı felsefesi kökenli olduğu ve her türlü kurumsal ve kültürel yapının Batı’ya uydurulması şeklinde görünüm kazanan aşırı Batıcılıktan kaynaklandığı rahatlıkla görülebilecektir.

4. Şüphesiz buradaki Batılılaşma Türkiye'nin dini ve eski geleneğe karşı ortaya koymuş olduğu hukuki ve siyasal girişimler manasındadır. Yoksa, bilimsel, teknik ve teknolojik anlamda modernleşme veya çağdaşlaşma kastedilmemektedir.

5. Ayşe Kadıoğlu, Cumhuriyet İradesi-Demokrasi Muhakemesi, Metis Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 31.

6. Çıkarılmış olan kanunlarla eskiye ait kılık-kıyafetlerin yasaklanarak yerine "devletin standartlarını belirlediği" giyim tarzının getirilmesi, bürokratların tertiplemiş olduğu dans gecelerinde medeni kadın ve erkek imajının alafranga tarzı giyimle özdeşleştirilmesi ve kadın-erkek arasındaki mahrem sınırların kaldırılması modernleşme anlayışımızın kadın-erkek ilişkilerine ve dış görünüme (imaj) ilgisiz kalmadığını göstermektedir.

7. Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayınevi, İstanbul 1998, s. 87-88.

8. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2002, s. 197-205.

9. Lem'alar, s. 255.

10. Lem'alar, s. 257.

11. Ahmed Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yayınları, İstanbul 1990, s. 24-35.

 

                                                            Feyzullah Cihangir

Başörtüsü Savunmasının Yöntemi ve Haklılık Delilleri

Nuri Çakır

Doç. Dr.

Başörtüsü, çok eski tartışmalara konu olmakla birlikte, son yirmi yılda üzerinde en çok konuşulan konulardan birisidir. Bu kadar yoğun tartışmalara konu olduğu için başörtüsünü birçok açıdan inceleyen çalışmalar yayınlanmıştır. Ancak, hâlâ tartışılmaya devam edilmektedir. Bütün bunlara rağmen, toplumsal bir konsensüse ulaşabilmek için hâlâ seviyeli tartışmalara ihtiyaç vardır.

Başörtüsünü gündelik hayatlarının bir parçası olarak gören insanlar, karşılaştıkları sıkıntılar üzerine, tabii olarak kendilerini savunma ihtiyacı hissetmektedirler. İşte, bu noktada bazı problemler yaşanmaktadır. Çünkü, bazen insanlar kendilerini savunurken, yanlış yöntemler kullanabilmektedirler. Bu durumlar sıkıntıların devam etmesine neden olmaktadır.

İşte, bu makalede, insanların yaşama biçimlerini savunurken düştükleri bazı hatalara dikkat çekilecektir. Bu durum yeni yöntem önerilerini de beraberinde getirecektir. Bütün bunların yanında bu çalışma, otoriter eğilimlerle insanın en tabii hakkı olan kıyafet özgürlüğüne yasak getirmenin ne kadar tutarsız bir davranış olduğunu da ortaya koymaktadır.1

A. Başörtüsü Namus İlişkisi

Başörtüsü takmanın, "namus" kavramıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Yani edep, haya, doğruluk ve güvenilirlik gibi faziletlerin sonucu olan ve yüksek değer taşıyan hasletler ve ahlaki ölçülerle ilgilidir. Bu durum, başörtüsü kullananlar için, çoğu kez unutulmaktadır. Üstelik, bu unutmada sadece devletin değil, kamuoyunun da katkısı vardır.2 Şöyle ki, başörtüsü namus ilişkisini gündeme getiren bir kişi, "başı örtülü olanlar namuslu da başı açık olanlar namussuz mu!" gibi bir bakış açısına sahip olabilmektedir. Aslında, bu bakış açısı tutarlı değildir. Çünkü, herkes için farklı da olsa, kıyafete ilişkin bir namus ölçüsü mutlaka vardır. Kimisi için saçının görünmesi, kimisi için omzunun görünmesi namusuna zarar verir iken, bir başkası için de sadece avret yerinin görünmesi namus anlayışına aykırı olabilir. Ama her halde, kıyafetin/örtünmenin namus ile ilgisi gözardı edilemez.3

Bütün bunlardan dolayı, başörtüsü sadece temel hak ve hürriyetler açısından değil, aynı zamanda namusun korunması için de savunulması gerekmektedir.

B. Otoriter Devlete Karşı Hürriyet Mücadelesi

Başörtüsüne karşı çıkanların önemli bir kısmı, başörtüsünün siyasal simge olarak kullanıldığını savunmaktadır. Peki böyle bir yaklaşım çok mu yanlıştır? Bu tutumu sorgulamak amacıyla bir an için bu iddianın doğru olduğunu varsayalım ve anlamaya çalışalım.

"Başörtüsü takanların çoğu, bunu belli bir siyasi görüşü ve bu görüştekilerin partisine desteği ifade etmek üzere takıyorlar. Sokakta dilediklerini yapsınlar, ama kamusal alanda siyaset yapmak olmaz, bu nedenle memura da öğrenciye de başörtüsü yasaklanmalıdır."4

Başörtüsü takanlar bir partiye oy verdikleri için başörtülü değillerdir. Aksine başörtülüler, son on beş yıl içinde başörtüsü hürriyetini getireceği ümidiyle birçok partiye oy vermişlerdir. Başörtüsü yasağının kalkmasını önemli gören dindarların oy verdikleri partilerin kendilerine göre ortak özelliği, bu yasağın, devlet tarafından "muhafazakâr millete" dayatılan bir yasak olduğu ve milletin de iktidara gelerek bu yasağı kaldıracağı ümididir.

Dindarlar ve başörtüsü yasağının kalkmasını isteyenler farklı partilere de oy verseler, aslında bunların ortak özelliği devletin başörtüsüne karşı takındığı tavrı değiştirebilme çabasıdır. Bundan dolayı başörtüsüne hürriyet isteyenler, başka savunma sebeplerinden önce, bu temel sebebi açıkça nazara almalıdırlar. Diğer ifadeyle başörtüsü, bir taraftan, din ve vicdan hürriyetinin sonucu olarak, diğer taraftan da devletin resmi ideolojisine karşı durma hakkının bir gereği olarak savunulmalıdır.

Aslında, demokratik devletlerde devletin resmi ideolojisi olmaz, devrimle bir hayat biçimi de dayatılmaz. Bundan dolayı, resmi ideolojiden farklı görüşlere sahip olan insanların sindirilmeye çalışılması, demokrasinin en genel tanımlarına göre yanlış ve çağdışıdır.

Burada bireysel hürriyetlerle başörtüsünü savunmak ile "devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı" açısından başörtüsünü savunmak arasındaki farka dikkat çekmek istiyoruz.

Din ve vicdan hürriyeti bireysel hürriyetlerdendir. Gelişmiş ülkelerde dahi, kamu düzeninin ve din seçme hürriyetinin korunabilmesi için, başkalarına dinî telkin yapma hakkının sınırlandırılması yoluna gidilmiştir.5 Oysa, devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı, demokrasinin ta kendisidir ve insan haklarının başlangıcıdır. Demokratik devletin "ideolojik devlet" olamayacağı prensibi nedeniyle, ideoloji dayatmaya başlayan her devlete karşı hak aramak ve bu anlamda siyasal hürriyet istemek, din hürriyetinden daha geniş bir hak ve hürriyettir.

O halde, başörtüsünün "karşı-ideolojik bir tavrı" yansıttığı kabul edildiği takdirde; bu tavır, din hürriyetine dayalı tavırlara nazaran daha kesin ve daha korunmaya layıktır. Zira, ikincisi birincisinin sonucudur. Muhalefet hakkı olmayan bir ülkede din hürriyetinden bahsedilemez. Diğer ifadeyle, başörtüsünün otoriter devlet tarafından baskı nedeniyle bilinçli olarak siyasallaştırılmış olması, otoriter devletin savunduğunun aksine, başörtüsünün savunulmasını zorlaştırmamakta, aksine daha kolaylaştırmaktadır.

Bu durumda akla şu soru gelebilir: Otoriter devlete muhalefet etme hakkının, "kamusal alana" yönelik bir sınırı olmayacak mıdır? Okulda ya da devlet dairesinde bu hakkı savunmaya kalkmak, okula ya da devlet kurumlarına siyaset sokmak anlamına gelmez mi?

Elbette hayır. Başörtüsünün memurlar ve öğrenciler için serbest olması, ideolojik ayrımcılık değil, aksine, devrimlerle başlatılmış çağdaş-çağdışı ayrımın sona erdirilmesidir. Yanlışlık nerede ve kimin üzerinde yapılıyorsa, doğrusu da önce orada uygulanmalıdır.

C. Başörtüsü ve "Mini Etek" Hürriyeti

Başörtüsü müdafaası sırasında sık duyulan savunma mekanizmalarından birisi de, "Devlet mini etek giyene karışmadığı gibi, başörtüsü takana da karışmasın." cümlesidir. Bu cümle mini etek giyen bir bayan tarafından söylendiğinde, "benim dilediğim kıyafeti seçme hakkım varsa sizin de bu hakkınız olmalı" anlamına gelen, anlaşılabilir bir cümledir. Ve başörtülülere, muhtemelen insan hakları namına verilmiş bir destektir.6

Buna karşılık, salt bir hürriyet talebi gibi görülmesine rağmen, dindarlar tarafından söylendiğinde, başka bir anlama gelmektedir. Gerçekten dindarlar için, mini etek günahkarca ve ahlâken zayıflık ölçüsü olan bir kıyafeti temsil eder. Çünkü, dinen yasaklanmıştır. Savunma için, mini etek-başörtüsü karşılaştırması yapan bir dindar, aslında zihnindeki bu kayıt nedeniyle şunu söylemek istemektedir: "Devlet ahlâksızlık yapana karışmadığı gibi, dinî inancının gereğini yerine getirmeye çalışana da karışmasın." Böyle bir karşılaştırma doğru değildir. Karşılaştırmada mini etek yerine başka bir kıyafet konulmuş olsaydı, daha sağlıklı bir karşılaştırma olurdu. Mesela, "isteyen sarı kazak giyebiliyorsa, başörtüsü de takabilmelidir" ya da "devlet toka takana karışmadığı gibi başörtüsü takana da karışmasın" denilseydi yanlış olmazdı. Çünkü, dinî kıyafetle ahlaka aykırı kıyafeti mukayese etmek çelişkili ve yanlış bir savunma yöntemidir.

Zira, başörtüsü "takma davranışının" ahlâki standartlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen ve sadece kültür ve din hürriyeti ile ilgilidir. Devlet açısından da olsa olsa devrimlerle ve laiklik ilkesiyle ilişkilendirilebilir. Oysa, mini etekle/açık-saçık kıyafetle sokağa çıkmanın din hürriyeti ile ilgisi yoktur; insanlar benimsedikleri herhangi bir inancın gereği olarak mini etek giymemektedirler. Bilakis, bu davranış, devletin korumaya çalıştığı kamu düzenini ihlal eder. Bu nedenledir ki, "alenen hayasızca hareket" her ülkede ve ülkemizde suçtur.

O halde, mini etek adı altında ahlâka aykırı kıyafete hürriyetle, başörtüsü hürriyetini karşılaştırmak ve birbirine eş görmek, başörtüsünü savunmayı daha da zorlaştırmakta ve bu yoldaki hak aramalarını yanlış yöne sevketmektedir.

Mecelle'nin, "Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır" kuralı, burada uygulanmalıdır. Kötülüğü önlemek de iyiliği sağlamak da önemlidir, şayet bir öncelik gerekiyorsa, kötülüğü önlemek önce gelmelidir. Oysa, başörtüsü-mini etek kıyaslamasıyla bu kural çiğnenmektedir. Halbuki, dindarlar yukarıdaki savunma biçimiyle, kötülüğü/ahlâksızlığı önlemeyi geriye bırakıp, hatta görmezden gelip, iyiliği/din hürriyetini ön plana almaya yönelmektedirler. Kanaatimizce böyle bir öncelik zorunlu değildir. İnsanlar bir yandan ahlâksızlığı önlemek için çalışmalı, diğer yandan da devletin her türlü hürriyeti ve başörtüsü hürriyetini kabul etmesini istemelidir. Ahlâksızlık hürriyet değil, suçtur; suç işleme hürriyeti şeklinde bir hürriyet ise hiç bir zaman olmamıştır.

Kıyafet tercihleri arasında mukayese yapılacaksa cümle şu şekilde olmalıdır: "Devlet başını açana karışmadığı gibi, başını örtene de karışmamalıdır."

D. Diğer hususlar

Başörtüsü savunması sırasında yapılan, ama zaten basında çok işlendiği için burada ayrıntılarına girmeye gerek duymadığımız diğer bazı yanlışlıklarla ilgili değerlendirmelerimiz ise şunlardır:

1. Başı örten örtünün adı, rengi, boyu önemli değildir. Önemli olan örtünmenin ruhudur. Yani kişinin emrolunduğu gibi örtünebilmesidir. Zira, başörtüsü hürriyetine karşı olanlar için, başörtüsünün her türlüsü "çağdışı"dır.

2. Başörtüsünü yasaklayan bir kanunun olup olmadığı da nihai planda önemsizdir. Zira, herhangi bir biçimde, başörtme hakkını sınırlandıran bir kanun çıkarılmış olsa dahi, bu yasağın meşruiyeti sonucunu doğurmaz. Aksine, mücadelenin biraz daha şiddetleneceği anlamına gelir.

Bununla birlikte bu bilgi, otoriter devletin bu amaçla bir kanun dahi çıkaramamış olduğunu göstermek bakımından faydalı olabilir.

3. Anayasa’da ve kanunlarda tanımı bulunmayan "kamusal alan" kavramına, başörtüsüne hürriyet arayışları kapsamında ihtiyaç yoktur. Dinin yaşanması neticesinde, dini teamüllerin toplumsal hayatın her safhasında kendini hissettirdiği Türkiye gibi ülkelerde, dar bir kamusal alan tanımlaması yapmak, toplumun dinsizleştirilmesini gerekli kılacağından bu tekliflerin pratik değeri yoktur. Kamusal alan yaklaşımlarıyla dini yaşama biçimlerini sınırlamaya kalkmak, din hürriyetini sınırlayacağından demokrasiyle bağdaşmaz.

Hukukun temel ilkelerinde, başörtüsü hürriyeti zaten korunmaktadır. Buna rağmen, savunmada, "kamusal alan" kavramına ve "hizmet alan, hizmet veren" ayrımına güvenmek ya da bu ayrımı geçerli saymak yanlış bir tercihtir. Zira, otoriter devletin baskı için kullandığı bir çok kavram gibi kamusal alan kavramı da hukuki/anayasal kavram değildir.

4. "Kamusal alan" kavramı çerçevesinde yapılan tartışmalarda gündeme gelen, öğrencilerin ve hastaların başörtüsü takabileceği, ancak öğretmen vb. kamu görevlilerinin takamayacağı yönündeki görüşler de tutarsızdır.

Kamu hizmeti veren öğretmenin başörtülü olması halinde tarafsızlığın bozulacağı görüşü, öğrencinin başörtülü olması halinde sözkonusu değil midir? Yani öğrencinin başörtülü olması halinde tarafsızlık bozulmayacak mıdır? Bu açıdan bakılınca, öğretmen öğrencisinin başörtüsüne "karşı" olabilir, başı açık bir doktor başörtülü hastasına karşı yanlı davranabilir.

Yanlı davranış gösteren kamu görevlilerini, bu tutumlarından dolayı cezalandırmak mümkün iken, niçin toptancı bir yaklaşımla bütün başörtülü kamu görevlileri töhmet altında bulundurulmaktadır. Bu durum büyük bir haksızlıktır.

Aslında, başörtülülerin tarafsız olamayacağı tezi, otoriter devletin toplumun bir kısmından yana olduğunu gösteren işari bir manaya da sahiptir. Hür ve demokratik bir ortamda böyle bir ihtimal sözkonusu değildir. Çünkü, devlet halkının hepsine eşit uzaklıkta bir hizmetle sorumludur. Zira, devletin tarafsızlığı sayesinde, başörtmenin ya da örtmemenin bir avantaj olmaktan çıktığı bir toplumda, başörtülü ya da başörtüsüz olmak bir siyasetin değil, salt bir dinin ya da dünya görüşünün ifadesi olarak ortaya çıkacaktır.

5. Mustafa Kemal'in ve yakın arkadaşlarının başörtüsüne karşı olmadıklarını savunmak başörtüsünü savunmanın doğru bir yolu değildir. Zira, yapılmış devrimlere objektif bakıldığında, aslında başörtüsüz toplum projesinin de yapılacak devrimler sıralamasına konulduğu sonucuna varılacaktır. Gerçekten de Tek Parti döneminin ve sonrasının bütün ders kitaplarındaki resimlerde, toplumda yapılmak istenen bu devrim, aile fertlerinin görüntüsüne kadar götürülmüştür. Resimlerde büyükanne başörtülü, anne başı açık, çocuk başı açık/"çağdaş" olarak tasvir edilmiştir. Bu tarz yaklaşımlar, aslında, safların netleşmesini önlemekte ve dolayısıyla problemin kangren haline gelmesine yol açmaktadır.

6. Dinin başörtüsü konusundaki emrinin mahiyetinin, kapsamının ve sınırlarının bu tartışmada önemi yoktur.7 Devletin, başörtüsü yasağını, başörtüsünün farz olmadığını ileri süren bir din yorumuna dayanarak sürdürmesi ne kadar yanlışsa, dindarların devletin bir kurumunun vereceği fetvaya dayanarak başörtüsü savunması yapması da o kadar yanlıştır. Bu alan, "güya laik" devletin içtihat alanı değil, kişilerin inanç ve kültür alanıdır. Ayrıca devletin, bu fetvayı verecek resmi bir "alimler kurulu" kurmayacağını da kimse garanti edemez.

7. Başörtüsü mücadelesinde hürriyetten yana olanların, hangi dünya görüşüne sahip olduğu, hangi partiye mensup olduğu, yasak karşısında fiilen hangi tavrı takındığı/başını açıp açmadığının da önemi yoktur. En önemlisi, şayet aktif siyasetin içindelerse yasağın kalkmasını isterken bunu siyasi bir malzeme olarak kullanmayı düşünüp düşünmedikleri önemli değildir. Dinin siyasallaştırılması ve siyasete alet edilmesi, zannedildiği gibi, toplumun dinî taleplerini dile getirmek ve bunlar üzerinden siyaset yapmak değildir. Aksine, demokraside her siyasi hareket, kendi şablonu içinde, toplumun dinî taleplerini de düşünür, tartışır ve iktidar olursa uygulamaya geçirir ve bununla halkın karşısına çıkıp oy ister.

Bu nedenle bu mücadelede, mücadele niyetinin, mücadele saikinin ve mücadele sebebinin fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan, doğru taraftakilerin, kendince doğru yöntemleri uygulayarak ve doğru deliller yardımıyla hareket edip etmediklerdir. Hatta aslolan, buğzu küllendirmeden mücadeleye devam etmektir.

Tevekkül zorunlu olduğuna göre, netice alıp almamanın da bu mücadelede fazla bir önemi yoktur. Diğer ifadeyle, müsbet hareket etmek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak en önemli prensiptir.

8. Problemin çözümü için, "devleti ele geçirmek" gibi tepeden inmeci yöntemlerin faydası yoktur. Zira aslolan, salt başörtüsünü takmak değil, onu belirli bir dinî şuur ile takmaktır. Bu şuurun edinilmesi için ise, devletin, hürriyetleri genişletmesi yeterlidir. Diğer ifadeyle devletin tam demokratik devlet olması yeterlidir ve toplumun muhafazakârlığı arttıkça devletin de muhafazakâr demokratik bir devlet olması kaçınılmazdır.

O halde bize düşen asıl görev, Bediüzzaman Said Nursi'nin 13. Mektup'ta dediği gibi, toplumun halinden şikayetçi (mütehayyir) olan % 80'lik kesimine nur göstererek, selametli bir yolu bulması için yardımcı olmaktır. Devletten istememiz gereken ise, başı kapatma yasağını ve nasihatin önündeki diğer her tür yasağı kaldırarak (bu arada başı açma yasağı da koymayarak), hürriyetin, sırr-ı teklifin ve insaniyetin, yani İslamiyet'in önünü açmasıdır. Zira, bir devletin bir dine hürmeti, aslında o dine en iyi hizmetidir.

Dipnotlar

1. Bu yazıda "başörtüsü" kavramını başı örten örtülerden sadece biri için değil, genel olarak "başörtüleri" için kullanacağız.

2. Başörtüsünün çeşitli yasaklardan dolayı aç-kapa usulüyle kullanılması da ilk bakışta bu olumsuzluğa katkı yapıyor gibi görünebilir. Zira, bunlar başlarını açmaktan rahatsızlık duymakla birlikte, başlarını açmak zorunda kaldıklarında kendilerini "namusu zedelenmiş" kişiler olarak gördüklerini söylemek zordur, namus daha ağır bir kavramdır. Ancak kanaatimizce bunlar özgür bırakılsalar bu uygulamadan vazgeçeceklerine göre, kendi özgür iradelerinin ürünü olmayan bu uygulamanın olumsuz sonuçlarından sorumlu tutulmaları, kanaatimizce ahlâken doğru değildir.

3. Nitekim başörtüsü takan, ancak bunu namusu ile ilgili görmeyen bayanların hemen hemen hepsi, plaj kıyafetiyle yabancılara görünmeyi, hiç tereddütsüz, kendi namus anlayışına aykırı bulur. Aynı şekilde, plajda yabancı erkeklere görünmeyi namus anlayışı yönünden mahzurlu görmeyen bayanların hemen hemen tümü, kendi evinde plaj kıyafetine yakın kıyafetle otururken bir yabancının perdenin açık kalan kısmından kendisini gözetlemiş olmasını namusuna sataşma olarak görür.

4. Bu görüşü kabul edenlerin bu teorisine göre, memurların ve öğrencilerin siyasal görüş ifade etmeleri yasak ise bunun tabii sonucu olarak, milletvekillerinin, siyasal görüşlerini ifade etmek üzere, -hatta TBMM dışında takmıyor olsalar dahi- TBMM'de başörtüsü takmaya hakları olmalıdır. Ama, onlar görüşlerinde böyle bir çelişki görmemektedirler. Çünkü, bu kişiler, kendileri tam farkında olmasalar da aslında TBMM'nin adının, "Türkiye Büyük Devlet Meclisi" olması gerektiğini, milletvekillerinin de devlet memuru olması gerektiğini savunmaktadırlar. Zaten, otoriter devlet, 1923'te yapılan baskın seçimle ve merkezden listelemeyle oluşturulan İkinci Meclisinden itibaren, meclisi, gerçekte devletin meclisi olarak görmüştür. Başörtüsü mücadelesi ise, otoriter devlet-muhafazakar millet mücadelesinin, bu güne yansıyan ve bayanlar üzerinden sürdürülen bir biçimidir.

5. Nitekim, Fransa'da başörtüsü yasağı, şayet konulacaksa, bu nedenle ve sadece öğretmenler için konulacaktır. Zira onlar, Müslüman olmayan çocukların, Müslüman olan ve başörtüsü takarak bunu gösteren öğretmenlere özenerek Müslümanlığı seçebileceğini düşünerek, bu durumun, küçüklerin ve onlar adına anne babalarının özgürce din seçme hakkının elinden alınması anlamına geldiği sonucuna varmaktadırlar. Dolayısıyla, çocukların din seçme hürriyeti ile öğretmenlerin dini yaşama hürriyeti arasında bocalamaktadırlar.

6. Başörtülülerin böyle bir desteğe ihtiyaçlarının olup olmadığı ve bu desteğin, başörtülüler yönünden mini etek giyenlere karşı lüzumsuz bir yumuşamaya yol açıp açmadığı hususları, muhtemelen ilginç olabilecek ayrı bir tartışma konusudur.

7. Aşırı bir görüşe göre, başörtüsü ile saçı kapatmak farz değildir, asıl farz olan, bu örtü ile yakanın kapatılmasıdır. Gariptir ki, bir yandan, -başörtüsünün saçı örtmesinin gerekmediğini düşünenler de dahil olmak üzere- bütün din adamları başörtüsünün yakayı örtmesi gerektiğini söylemekte, ama diğer taraftan, başörten gençler, başörtüsüyle saçlarını kapatmakla birlikte -gittikçe çoğalan biçimde- yakalarını açmaktadırlar.

 

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=575

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç