"Öteki" Yanımıza Ayna Tutan Adam: Said Nursi

İMAM ŞİBLİ’YE soruldu: “Bu yolda size kim kılavuzluk etti?”

“Bir köpek!” dedi. “Bir dere kenarında duruyordu fakat neredeyse susuzluktan ölmek üzereydi. Su içmek için dereye eğildiğinde, sudaki aksini başka bir köpek sanıp korkuyla geri çekildi. Birkaç kez gidip geldi böylece. Susadı, suya koştu. Korktu, kaçtı, yine susadı. Sonunda susuzluğu öyle bir noktaya geldi ki, korkusunu unutup suya daldı. Suya kafasını daldırır daldırmaz diğer köpek kayboldu.”

Köpekle arzusu arasındaki engel yine kendisiydi. Kendisini kendi yolundan çekmesi gerekti. Göze aldığında, engel aradan kalkmış ve arzusuna ulaşmıştı. Ben de önümdeki engelin yine kendi nefsim olduğunu öğrenince onda kurtuldum. İşte böylece yolumu bana bir köpek gösterdi.”

İmam Şiblî’nin bu güzel meseli, Risale-i Nur’un özellikle Sözler’de belirginleşen öğretim usulünün ipuçlarını veriyor. Birinci Söz’den başlayarak ‘iki adam’ üzerine kurgulanmış hikâyeler okuyucuyu her defasında “sudaki sûreti” ile yüzleştirir. “Bil ey nefsim,” hitabı ise, hikayenin çözümlenmesi aşamasında, Onuncu Söz’de ima edildiği gibi, ‘sûret’ten ‘hakikat’e geçişte, insanı ‘kendilik engeli’ ile, yani nefsi ile karşı karşıya getirir. Birinci Söz’de, sudaki aksimizin ilk simasıyla tanışırız. “Mağrur”uzdur; ‘kendimizi kendimize malik’ bilerek, ‘kendi başımızaymışız’ zannederek aldanmışızdır. Elimizin asla erişeyemeceği sınırsız ihtiyaçlar içindeki, elimizle karşı koyamayacağımız nihayetsiz düşmanlar ortasındaki sûretimizi görünce, gurur ayinesinden yansıyan ‘ene’miz dağılır. Benliğin kabukları kırılır. Kaybedecek bir şeyimiz olmadığını anladığımızda, aldatıcı sûretimizi yeneriz. ‘Hakikat’e giden yolda ‘sûret’ten kurtuluruz. Sûreti hakikate engel değil araç eyleriz. “Mağrur” nefsimiz, şu dünya çölünde bir “seyyah”tır. Nihayetsiz aczi ve fakrı, nefsin kendini ayrık ve özgür bir birey olarak tanımlayacak sınırları ortadan kaldırır. Varoluşun dokusu içinde, kendiliğinden varolan değil, başkası tarafından nakşedilmiş, takdir edilmiş, sınırları çizilmiş bir motif olarak yer aldığını farkeder. Hadsiz aczi ve fakrına karşılık, nihayetsiz düşmanla çevrili, nihayetsiz ihtiyaç içinde oluşu, varoluş dokusu içindeki yerini iyice derinleştirir, başka herşeyle aynı zemine iner. Artık, kendini katılaştıracağı, taşlaştıracağı bir şablondan ya da kalıptan da mahrum eder. Kendini sadece, varoluş içinde bir motif olarak, yerine razı olduğunda, ötesini istemediğinde, başkası adına var olduğunu kavradığında tanımlamaya başlar. Bir anlamda yokluğunda varlıktan pay alır.

Şimdi tekrar, İmam Şiblî’nin köpeğinin ilk korkusuna dönersek, Sözler’i okurken biz de aynı korkuyla yüzümüze çarpan görüntüden kaçıyoruz. Kendimizi “iki adam”dan “iyi” olanının yanına ya da yerine koymaya hevesleniyoruz. Sözler’in ayinesinde yansıyan, “mağrur,” “hodbin,” “bedbaht,” “acemi,” “nefisperver,” “ayyaş,” “tenbel,” “ahlaksız,” “serseri,” “sersem” ve “hain” sûretli görüntümüz bizi ürkütüyor. Hemencek, “mütevazı,” “hüdabin,” “bahtiyar,” “muallem,” “vazifeperver,” “iyi huylu” ve “emin” sıfatlarının gölgesinde kendimizi avutup, suya atlamaktansa, kıyıda kalmayı yeğliyoruz. Sözler’in içine dalmak için, nefsimizin asıl sûretiyle yüzyüze gelmeyi göze almak gerekiyor. Oysa, Sözler yazarı, zaten “Bil ey nefsim!” diyerek, gideceğimiz yeri baştan gösteriyor. İlk hamlede yüzyüze geldiğimiz suretlerden korkmazsak, hakikate erişebiliriz. Yoksa, Sözler’in kıyısında, susuz ve Söz’süz kala kalırız.


Sözler yazarı, yine de, bu çetin yüzleşmeye şefkatle çağırır bizi. Bunun için, benim görebildiğim en az iki metodik çözümleme sunar. Birincisi, Sözler’de hakim olan üslupta görüldüğü gibi “mesel” kullanır. Meselleme, modern psikiyatrinin de ideal bir çözümleme aracıdır. Hastanın ego direncini kırmakta zorlanan psikoterapistler, zaman zaman bir başkasının hikayesini anlatarak hastanın algılama alanı içine nüfuz ederler. Bir başkasını ilgilendiriyormuş gibi paylaşılan mesel, kişinin zihnine direnç görmeden girdikten sonra psikoterapist, kapıyı adeta “içeriden” açar. Meselin muhakemesini benimseyen hasta, bilinçli olarak karşı koysa da, bilinçaltında ikna edilmiş ya da en azından kendi algısı dışında tutarlı bir gerçekliğin varlığını kabullenmiş olur. Sözler’deki “temsilî hikayecikler” de, kırıcı olmayan, ancak direnme fırsatı da vermeyen, derinlemesine nüfuz eden bir ikna kapısı açar okuyucuya. Artık, karşımıza aniden çıkan nefsin “sûret”ini sözle itiraf edip etmemek bize kalmıştır. İkinci şefkat yüklü yaklaşım, işte tam burada imdadımıza yetişir. Yazar, en evvel kendi nefsinin sûretini ifşa eder: “İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın.” (Sanıldığının aksine, yazar burada “tevazu yapıyor” değildir. Zaten “tevazu”nun yapısı tevazuyu bir şekilde üretmeye, inşa etmeye, planlayarak yapmaya izin vermez. Tevazu, niyetsiz gelir, o kadar.) Sözler yazarı, burada kendi nefsinin sûreti ile yüzleşir. Bunu bizim adımıza yapmaktan önce kendi adına yapar. Hatta sadece kendi adına yapar. Nefsiyle yüzleşmesi sahicidir. (Ancak, bu bize “Said Nursi mağrurmuş” gibi hükümler çıkarma hakkı vermez. Her şahıs, birinci tekil şahıs olarak, öznesi kendisi olan bu türden cümleler kurabilir, kurmalıdır. Bu hüküm, insanın içe doğru, enfüse doğru bakışıyla ilgilidir ve kendini ıslah etmeye, onarmaya yöneliktir. Oysa, başkasının “mağrur” olduğunu bilmek, hiçbir içgörü fırsatı sağlamadığı gibi, onarım/ıslah çabası başlatmaz.)

Ancak, Sözler yazarının nefsiyle yüzleşmesinin sadece kendi adına olması, bizce örnek alınmasını engellememeli de. “Tevazu yapıyor” gibi bir yaklaşım yüzünden bu örneği ıskalamazsak, bir başkasının nefsiyle yüzleşmesini izleyerek, korkmadan, ürkmeden, çekinmeden kendi nefsimizle de tanışmanın yolu kolayca açılır. Zaten, meselle duygularımızda karşılığını bulmuş olan “sûret”lere, diklemesine bakabildiğimizde, susuzluktan ve Söz’süzlükten kurtulabiliriz. Ardından itiraf gelir, onun ardından istiğfar ve onun da ardından belki “nefsin tezkiyesi” gerçekleşir.

Nefsimizi tezkiye edip temizlemek için, İmam Şiblî’nin köpeği gibi, sûretimizin yansıdığı suya dalmaktan korkmamalı. Garip ki, nefsimizi temize çıkaracak suda her zaman nefsin “kirli sûret”i görünür olacaktır. Zaten, nefsin temize çıkarılması da, nefsi “kirli” bilmekten geçmiyor mu?

Öyleyse, sudaki ve Söz’deki “sûret”lerle yüzleşmeyi göze alalım. “Diğer adam”dan böylece kurtulabiliriz.

                                                Kaynak: Zafer Dergisi, Mart-2007

                                                Yazar: Dr. Senai Demirci

 

Ölümden sonraki hayatın izafiyeti

Ölümden sonraki hayatımız nasıl olacak? Ölüm sonrası nasıl bir hayat tarzı ile karşılaşacağız? Berzah âlemi denilen kabir hayatımız ne ve nasıl şekilde olacak? Kabir ‘Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur’ deniliyor. Aynı mekân ve zaman nasıl iki zıt şekli bir arada muhafaza eder? Suâlleri uzatmak mümkün. Bu ve benzeri suâller çoğu kez bir çok insanın zihnini meşgul etmiştir.

Risâle-i Nurdan ilginç bir ifadeyi naklederek cevaba başlayalım isterseniz:

“Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.

• Birinci yol: O kabir, ehl-i imân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

• İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferit, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muâmele görecek.

• Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.” (Sözler, s. 131)

Bu cevabın içindeki sır ve düğüm “Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muâmele görecek. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek” cümlelerinde saklı. Aslında bu cümleler, birinci şık cevabın içinde de takdir-i kelâm olarak mukadderdir.

Yani yukarıdaki birinci cümlenin şu şekilde de anlaşılabilmesi mümkün:

“Birinci yol: O kabir, ehl-i imân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket ettiği için, öyle muâmele ve mükâfat görecek. Öyle bildiği ve inandığı için, mükâfatı olarak aynını görecek.”

Demek ki ölümden sonraki hayatın nasıl olduğu tarzındaki suâlimizin ip uçlarını bu cümleler veriyor. Bu ipuçlarını takip ederek bazı cevapları aramaya başlayabiliriz.

Cümleye göre, “ölüm sonrası hayatın izafî olduğu, yani kişinin inanç, yaşayış, görüş, düşünce ve bu dünyada geçirdiği hayat tarzına bağlı olduğu, her insanın kabirde ve kabir sonrasında izafî bir hayat yaşayacağı” hükmüne varmamız pekâla mümkün. Zira cümlede geçen “nasıl itikat etti, nasıl inandı o­na göre muâmele görecek veya öyle bildiği için ceza çekecek” mânâları böyle bir netice veriyor.

Şayet bu tarz bir tanımlamayı başlangıç noktası olarak alırsak, ölüm sonrası için çelişki gibi görünen bazı halleri tanımlamak oldukça kolaylaşır. Ve yine ölüm sonrasını belirleyen insanın kendi hayatı ve hayatına renk veren inanç ve düşünceleri ise, aynı mekân içinde farklı halleri yaşamasını tanımlamak da o ölçüde kolay olur. Aynı mekânda bir kişi cennet halini yaşarken, diğer bir kişi cehennem azabına giriftar olabilir.

Konuyu biraz daha açalım isterseniz:

Biz şu mükemmel kâinat ve dünya içinde yaşıyoruz. Dünyamız o kadar güzel ki, seması güneşler, aylar, yıldızlarla süslenmiş. Zemin yüzü ise nehirler, dağlar, ovalar, denizler ile harika bir tablo gibi resmedilmiş. Bütün bu tabloların içi ise bitkiler, böcekler, çiçekler, kuşlar, hayvanlar ve insanlar ile şenlendirilmiş.

Gözümüz önünde tek bir kâinat ve tek bir dünya var gibi gözükürken, işin aslında insanlar sayısınca dünya vardır. Zira her insan bulunduğu zaman ve mekân şartları içinde farklı bir dünya şartlarında yaşar. İnsan hayatı bir sinema ise, bu sinemanın hem yönetmeni, hem de baş rol oyuncusu kişinin kendisidir. İşte kişi inanç ve düşüncelerine göre yazdığı senaryoya göre kendi hayatını filme alır. Filme hayat veren inançlarıdır. Filmi anlaşılır kılan görüş ve düşünceleridir. Hayat filmini güzelleştiren veya çirkinleştiren inandığı gibi yaşayıp yaşamadığıdır. Filmi renklendiren çevresine nasıl bir gözle baktığıdır. İnsan hayat boyu kendi filmini işte böyle kayıt altına alır. Kendi ‘harddiskine’ veya CD’sine kaydeder. Sinema perdeleri gibi hayat karelerini bir bir yaşamaya devam ederken bir gün gelir ki perdede bir ‘son’ ya da ‘the end’ yazısı ile karşılaşır. Bu yazı artık bu dünya şartlarında kayıt işleminin sona erdiğinin işaretidir. Evet bu noktadan sonra kayıt işlemi sona ermiştir. Ama ölüm sonrası seyir işlemi başlamıştır. Kişi ömür boyu kayıt altına aldığı hayatını, ölüm sonrası seyretmeye başlar. Hem de en gerçek hali ile.

Bu nedenle berzah âlemini, kabir âlemini büyük bir sinema perdesine benzetebiliriz. Ya da dev bir bilgisayar monitörüne. Veya sonsuza uzanıp giden dev bir aynaya. Veya böyle bir şeye…

İşte insan ölümü ile birlikte kendi hayatını, inançları ile şekillendirdiği gerçek dünyasını, ibadetleri ile süslediği veya ibadetsizliği ile zehirlediği güzelim hayatını orada seyretmeye başlar. Bu noktadan sonraki hayatı izafîdir. Herkes orada bizzat kendi kaydettiği dünyasına bakar. Sonsuza uzayıp giden sinema perdelerinde veya dev ekranlarda kendi hayatını seyre koyulur.

Şayet kişi inançlı bir hayat yaşamışsa, hayatını ibadet ve itaat ile süslemişse, günahlardan kaçınmakla hayatını korumuşsa, duâ etmiş, kâinatı ve dünyayı Allah’ın güzel bir sanatı olarak kabul etmişse önüne çıkacak hayat filmi elbette ki Cennete uzayıp giden bir görüntü oluşturacak. Berzahta hayatının Cennette nihayet bulduğunu görüp, Cennet nurunun tüm hayat filmini aydınlattığını görecek ve sonsuz bir mutluluk sahibi olacaktır. İşte o zaman ‘kabir cennet bahçelerinden bir bahçe olur.’

Öte yandan diğer bir insan da hayatını boşu boşuna geçirmiş, kâinatta bir Yaratıcıyı kabul etmemiş, hayatı tesadüf oyuncağı olarak görmüş ve o şekilde hayatını renklendirmiş, her an ebedî yok olma korkusu ile yaşamış durmuş, her an ebedî yokluk kuyusuna atılacağı zannı ile hayatını zehir etmiş ise, elbette ki ahiret yurdunun ilk kapısı olan berzah âleminde aynı hal ile karşılaşacaktır. Dünyada eşi benzeri görülmeyen dehşetli bir korku filmini aynı dehşet ve ebedî bir korku içinde seyretmeye başlayacaktır. Bu korku filmi kendi hayatıdır. Başroldeki Drakula kendisidir. Hayat filmini bu kadar dehşetli bir hale sokan yine kendisidir. Böyle iç karartan dehşetli bir filmi, insan seyretmeye dayanamaz. Müthiş bir korkuya, müthiş bir üzüntüye kapılır. Bu hayat kirli bir hayattır. Küfürle, isyanla, günahla, haksızlıkla, hukuksuzlukla kirlenmiş bir hayattır. Böylesine kirlenen bir hayatı da temizleyecek olan ancak Cehennemdir. Cenâb-ı Hak böyle bir kirliliği, ilâ nihaye mülkünde barındırmaz. Cehennemi ile temizler.

İşte Cehennemin bu temizliğini gören kişi ise azap halini yaşamaya başlar. Kabir halinin ‘Cehennem çukurlarından bir çukur olması’ da böyle bir haldir.

Bu haller elbette ki sadece kabir ve berzah âlemi ile sınırlı değildir. Hayatın izafiyeti, son mekânlara ulaşıncaya dek devam eder.

Mü’min insan, hayatını nurânîleştirmiş, Allah’ın emir ve yasaklarına göre şekillendirmiş ise; kabirde rahat eder, haşirde kuş gibi uçar gider, sırattan berk sûretinde geçer, zamansız bir şekilde kendini Cennette ve Cennet nimetleri içinde bulur.

Kâfir insan ise, hayatın her an ve zamanını taşlaştırmış, inançtan uzak bir hayat yaşamışsa, yaşadığı ömrün her ânı kadar bir ağırlık üzerine almış olur. Taşıması mümkün olmayan bu ağırlık altında ebediyen ezilir durur. Öyle ki kabirde azap çeker, haşir meydanında bu ağırlık altında ‘bizim zamanımızla elli bin seneden daha uzun bir günde’ dehşetli bir sıkıntıya maruz kalır. İşte hadislerde ve âyetlerde bize bildirilen uzun zaman ifadeleri, bu dehşetli ve sıkıntılı hallere işaret eder.

Netice-i kelâm:

Madem insan bu hayatta kendi filmini çekiyor. Madem bu film, ebedî hayatta, ebedî sinema levhalarında ebedî olarak gösterilecek. Ve madem hayatın başrol oyuncusu da, yönetmeni de biziz. Öyle ise insan, hayatını iman ile ışıklandırmalı, ibadet ve itaatle süslendirmeli. Günahlardan uzak durmakla korumalı. Yani senaryoyu iyi yazmalı ki, ebedî saadete ersin.

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç