29/6/2007
Tımarhanede doktorlara neler anlattı?
Bediüzzaman "Tımarhanede tabible vaki olan maceram" diyerek orada doktora söylediklerini bizzat kendisi ifâde etmiştir. Onun doktora hitaben yaptığı bu konuşma meâlen şöyledir:
Ey doktor efendi! Sen dinle ben söyleyeceğim. Senin eline deliliğime bir delil daha vereceğim. O da suâl olunmadan cevap vermektir. Antika bir divânenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Doktora tıb dersi vermek fuzûlilik, amma hastalığın teşhisine yardım edecek noktaları söylemek hastanın vazifesidir. Hem de vereceğiniz karann gelecekte sizi tekzib etmemesi için dinlemeye lüzum görürsünüz. Şu dört noktayı vereceğiniz kararda dikkate alınız.
Birincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan halimi Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medenî İstanbul ölçüsüyle tartmamalısınız.
Öyle yaparsanız, saadet kaynağımız olan İstanbul'dan önümüze set çekmiş olursunuz. Hem de bu durumda Kürtlerin çoğunu tımarhaneye sevketmeniz gerekir. Çünkü Kürdistan'da en geçerli ahlâk, cesaret, izzet-i nefis, dinde sarsılmazlık ve özü ile sözü bir olmaktır. Medeniyette nezâket denilen iş onlarca dalkavukluktur.
İkincisi: Benim elbisem gibi davranış ve ahlâkım da diğer insanlara zıttır. Hak ve meselenin aslını ölçü alınız. Zamanın veya âdetin ön plana çıkardığı bâzı kötü ahlâkı, görenek vasıtasıyla örnek alınacak model yapmayınız. Ben ölmüşçesine feryad olan "Neme lâzım başkası düşünsün" demem. Belki derim ki: Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle manen vazifeliyim, sadakatla mükellefim. Millete, din ve devlete faydalı olan birşey düşüneceğim.
Üçüncüsü: Kural dışı olan, çoğunluğa uymayan, yaşadığı zaman insanlarının kaabiliyetlerinin üzerinde kaabiliyete sahip olan çok insanlar gelip geçmiş. İnsanlar başlangıçta böyle kimseleri delilik veya saçmalamakla itham etmişler. Zaman içerisinde o kimselerin sihirbaz olduğunu veya çok harika birisi olduğunu söylemişler. Birinci ve ikinci noktanın arasında olan tezat, deli olduğuma hükmeden kimselerin delil ve iddialarında olan delile imadır. Çünkü bunlar fiilleriyle demişler: "Divanedir. Çünkü her çeşit zor suâle cevap veriyor." Asıl deli olan, benim her suâle cevap vermemi deli olduğuma delil getirenlerdir.
Dördüncüsü: Asabı adam, hususan benim gibi sinirli bir kimsenin telaş ve hiddet etmesi zaruridir.
Bilhassa yüce bir fikri, yani İslâmiyete uygun hürriyeti on beş sene zihninde taşıyan ve*bil fiil bu hürriyete yakın olan olduğu zaman, yani büyük bir değişiklikle kendini tehlikede görse ve bu hürriyeti seyretmekten mahrum kalsa nasıl telaş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha fazla deli olan asayişten sorumlu olan Bakandır. Çünkü benden daha hiddetlidir. Hem de geçici deliliğe (hiddetlenmeye) müptelâ olmayan ancak bin kişide bir kişidir. "Herkes delidir, fakat arzuların miktanna göre delilik değişir."
Eğer dalkavukluk, kedi gibi yalvarma, umumun menfaatini şahsî menfaate feda etmek akıllı olmak demekse, şahit olunuz ben o akıldan istifamı veriyorum. Deli olmakla—ki, bence bir günahsızlık merte-besidir— iftihar ediyorum.
Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bâzı gizli hikmetler için yaptım.
Birincisi: Garip kıyafetim. Diğer insanlara muhalif olan bu elbisemle dünyevî maksatlara değer vermediğimi, şehrin âdetlerine uymamaktan özrümü, hal ve davranışlarımın insanlara muhalefetini, dış ve iç ilişkilerimde tabiîlik insaniyetimi ve milliyetimin sevgisini ilân içindir. Hem de garip mânâ garip bir lafz içinde olmalı, tâ ki nazarı dikkati kendine çeksin. Hem de giyim kuşamımla yerli malı kullanmaya, mahallî sanayie revaç vermek için fiilen nasihat ediyorum. Hem kendimde bir yenilenme meylini göstermek ve zamanın değişeceğine işaret ediyorum. Hem de (giydiği türden elbiseleri giyerek) Sultan Se-lim'e bîat etmişim.
İkincisi: Âlimlerle olan münazaralarımda Onun sebebi, İstanbul'a geldim, gördüm ki, diğer mekteplere nisbeten medreseler az terakkî etmiştir. Bunun da sebebi, kitaba (Kur'ân'a) bakarak mesele halletme ve hüküm çıkarma kaabiliyeti, ilim yapma ve ilmî çalışma melekesinin yerine geçirilmiş; ilmî münazara yapılmadığı ve soru cevap usulü (aktif metod) tatbik edilmediği için, talebelerde şevksizlik, melekesizlik ve tenbellik gibi bâzı haller meydana gelmiştir. Hakikî lezzeti ihtiva eden tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimler; şaşkınlık ve hayrete sebep olan astronomi, astroloji, fizik gibi kevnî ilimler veya müzik ve resim gibi hevesleri konu alan ilimler ve hakikî lezzetleri içine alan ve bizzat kendisinin elde edilmesi hedef jörülen ilimler gibi tahsil edilmez. Dinî ilimlerin de ya yüce bir himmet veya tamamen kendini verme veya yarışmayı netice veren suâl ve cevap (aktif metod) gibi kendinden ve hariçten kaynaklanan bir şevk, lezzet lâzımdır. Veya iş bölümü kaidesini tatbiken, her talebe kaabiliyetine göre bâzı ilimler ile meşgul olmalı ki ihtisas sahibi olsun, sathi olmasın. Çünkü herbir ilmin kendine mahsus düsturları, kaideleri ve kanunları vardır. Kişinin bu ilimlere kaabiliyeti olmadığı vakit bâzı tarafı eksik olan suretlere benzer. Bunun da çâresi her bir talebenin kaabiliyetine uygun bir ilmi esas alarak, ona yakın diğer fenlerin her birinden birer özet (genel kültür) alıp esas aldığı ilim dalını tamamlamak için yardımcı etmesidir. Çünkü her bir öz tek başına bir ilim dalını teşkil etmese de ihtisas yapılan mesleği tamamlamada yardımcı olabilir.
Ey sözümü işiten ilim talebesi! Mekteplilerin noksan ve geri olan geçmişlerine hayırlı bir vâris olmaları gibi, bizler de çalışalım ki, bütün güzelliklere hakkıyla sahip olan, ilim ve irfanla yükselen bizden öncekilere hayırlı vârisler olalım. İşte ben yaptığım münazaralar ile fiilen talebeleri bu iki noktadan ikaz etmek istiyorum.
Üçüncüsü: Fuzulilik olarak iki fikri açıklamıştım.
Birincisi: Şu terakkî zamanında hakiki medeniyeti teşkil eden İslâmiyet, günümüz medeniyetine nispetle terakkî etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, "Hepsinin maksadı bir ama rivayet çeşitli" gerçeğine uygun olan, aslında aynı maksadı farklı şekillerde ifâde eden üç büyük şubenin: medrese, mektep ve tekye ehlinin fikirlerinin aykırılığı metotlarının farklılığıdır. Medrese talebeleri, mektep talebelerini (üniversitelileri) dış görünüşe âit meselelerden dolayı inançsızlıkla itham ediyorlar. Üniversiteliler ise medrese talebelerini yeni ilimleri bilmedikleri sebebiyle, eksik ve güvenilmez addediyorlar. Medrese ehli, tekke ehline (mutasavvıfları), ibâdet olan zikri, şevk için yaptıkları bâzı amel ve hareketleri sebebiyle bidat ehli nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefriti, diğerlerinin de ifrat etmesi sebebiyle müsamaha kapısı açıldı, bâzı bidat zikir ile karıştı.
Bu üç şube talebelerinin fikirlerin ayrılığı ve meşreplerinin zıtlığı İslâm ahlâkını sarsmış medeniyet alanında yükselmekten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekteplerde din ilimlerini hakkıyla okutmak; medreselerde lüzumsuz kalan Yunan felsefesi yerine gerekli olan müspet ilimleri okutmak, tekkelerde derin âlimler bulundurmaktır. Bu taktirde şu üç şube (mektep, medrese ve tekke) uyum içinde ve dengeli bir şekilde terakki ederek yükselmek kuvvetle ümit edilir.
İkinci fikir vaizlere aittir ki, bunlar umuma ders veren öğretmenlerdir. Bunların nasihatlerinde kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm kalbimin katı olmasından başka üç sebep buldum:
Birisi: Vaizler yaşadığımız asrı geçmiş zamana kıyas ederek savundukları şeyi sadece tasvir ediyorlar. Oysa önceki zamanlarda kalb safiyeti ve âlimleri taklit etmek geçerliydi. Bunlara hocaların söylediğini tasdik için delil gerekmiyordu. Şimdi ise herkeste bir hakikati araştırma meyli başlamış. Bunlara karşı sadece savunulan fikirleri tasvir etmek yetmez. Sözlerin tesir etmesi için iddia edilen şeyin isbatı ve dinleyicilerin ikna edilmesi gerekmektedir.
İkinci sebep: Bir şeye rağbet ettirme ve sakındır-makla ondan daha mühim şeyin değerini düşürmeleridir. Meselâ "Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek gibidir. Kim gıybet ederse, zina etmiş gibidir" şeklindeki sözler gibi.
Üçüncüsü: Belagatın, muhatabın durumuna göre en güzel anlatmanın ve zamanın gereklerine uygun söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, öyle konuşuyorlar.
Demek istiyorum ki, vaiz hem araştırıcı âlim olmalı, tâ ki iddia ettiği hususu ispat etsin; hem inceden inceye araştıran hikmet sahibi olmalıdır, tâ ki şeriattaki dengeyi bozmasınlar. Hem belagatla konuşan ve muhatabı ikna eden kimseler olmalıdırlar.
Bende görülen ve şüpheyi davet eden dördüncü husus: "Zihnim perişandır" demişim. Oysa bu cümleden maksadım, hafızama arız olan unutkanlık ve tabi-atımdaki insanlardan ürküp kaçma halini anlatmaktır. Hiçbir deli, "Ben deliyim" demediği için, bu söz benim deli olduğuma nasıl delildir? Hem de medreselerde okutulan "izhar"dan sonra üç ay ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya yalandır. Oysa bütün Kürdistan bu sözümün doğruluğunu bilir; ya da doğru olduğu halde, ya sen ey doktor, dediğin gibi, övünme ve gurur misillü bir delilik belirtisini ima eder. Buna cevab: Bir devlet adamının suâline karşı doğru cevap vermek istememdir ki, övünmeyi gerektirmiş. Şimdi şuurumda şüpheniz kalmadığı vakit fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Küçük bir imtihanla bu şüphe giderilebilir. Çünkü gayet serbest vahşi Kürtlerden olan bir adam elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi yüksek bir fikir sahibi olmadığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar sadece kendine mahsus özellik-lerle hîle ve bozuk fikirlerini saklayabilir? Bence hîle, hîleyi terket-mektir. Demek herkese tercih edilen temiz bir sadakati kalbden hissetmiş de, bu şekil harekette bulunmuş.
Demek bizim doktorların anlayışı hasta. Ve benim deli olduğuma dâir verdikleri raporlarla benim değil, kendilerinin deli olduğuna rapor vermiş oluyorlar. Ve Polis Bakanı da hiddet ettiği için delidir. Ey doktor! Sen iyi doktorsun, evvela o biçâreleri tedavi et, sonra beni. "Doğru ve sağlam bir şeyi ayıplayan nice kimse vardır. Oysa hastalık onun sakat anlayışındadır."
Ey şu kelamıma bakan zâtlar! Eğer sözlerimde dokunacak veya sizin zayıf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa mazur görünüz. Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Bulunduğum yer o zaman tımarhanenin duvarlan idi. İnsanın sözlerinde bulunduğu yerin tesiri kabul edilmiştir. "Divaneye kalem yoktur." Okuma yazma bilmeyen ve vahşî, yani hür, Tükçeyi iyi bilmez bir Kürd maksadını ancak bu kadar anlatabilmiştir. Vesselam"
Sonrasını o yıllarda tıb talebesi olan Dr. Hamid Uras'dan dinleyelim:
"İkinci Meşrûtiyet senelerinde idi. Biz mekteb-i tıbbiyede [Tıb Fakültesinde] talebe idik. Bediüzza-man da İstanbul'da bulunmaktaydı. Kendisi müderrisler içinde Fatih müderrisini beğenir, takdir ederdi. Onun ünvânı ve şöhreti her tarafa yayılmıştı. Daha sonra kendisi adlî tıbba sevkedilince adlî tıbdaki doktorlar, muayenesini sohbet ederek yapıyorlar. Bediüzzaman orada bulunan bir teşrih [anatomi] kitabını eline alarak dört-beş sayfasını okuyor ve kendisinin ve o sahifelerden imtihan edilmesini istiyor. Biraz sonra da, mezkur sahifeleri aynen ezberden okuyor. Durumu hayretler içinde takip eden Rum doktor heyecan ve şaşkınlıkla, 'Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır' diye raporunu veriyor." (2)