Tımarhanede doktorlara neler anlattı?

Bediüzzaman "Tımarhanede tabible vaki olan maceram" diyerek orada doktora söylediklerini bizzat kendisi ifâde etmiştir. Onun doktora hitaben yaptığı bu konuşma meâlen şöyledir:

Ey doktor efendi! Sen dinle ben söyleyeceğim. Senin eline deliliğime bir delil daha vereceğim. O da suâl olunmadan cevap vermektir. Antika bir divânenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Doktora tıb dersi vermek fuzûlilik, amma hastalığın teşhisine yardım edecek noktaları söylemek hastanın vazifesidir. Hem de vereceğiniz karann gelecekte sizi tekzib etmemesi için dinlemeye lüzum görürsünüz. Şu dört noktayı vereceğiniz kararda dikkate alınız.

Birincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan halimi Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medenî İstanbul ölçüsüyle tartmamalısınız.

Öyle yaparsanız, saadet kaynağımız olan İstanbul'dan önümüze set çekmiş olursunuz. Hem de bu durumda Kürtlerin çoğunu tımarhaneye sevketmeniz gerekir. Çünkü Kürdistan'da en geçerli ahlâk, cesaret, izzet-i nefis, dinde sarsılmazlık ve özü ile sözü bir olmaktır. Medeniyette nezâket denilen iş onlarca dalkavukluktur.

İkincisi: Benim elbisem gibi davranış ve ahlâkım da diğer insanlara zıttır. Hak ve meselenin aslını ölçü alınız. Zamanın veya âdetin ön plana çıkardığı bâzı kötü ahlâkı, görenek vasıtasıyla örnek alınacak model yapmayınız. Ben ölmüşçesine feryad olan "Neme lâzım başkası düşünsün" demem. Belki derim ki: Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle manen vazifeliyim, sadakatla mükellefim. Millete, din ve devlete faydalı olan birşey düşüneceğim.

Üçüncüsü: Kural dışı olan, çoğunluğa uymayan, yaşadığı zaman insanlarının kaabiliyetlerinin üzerinde kaabiliyete sahip olan çok insanlar gelip geçmiş. İnsanlar başlangıçta böyle kimseleri delilik veya saçmalamakla itham etmişler. Zaman içerisinde o kimselerin sihirbaz olduğunu veya çok harika birisi olduğunu söylemişler. Birinci ve ikinci noktanın arasında olan tezat, deli olduğuma hükmeden kimselerin delil ve iddialarında olan delile imadır. Çünkü bunlar fiilleriyle demişler: "Divanedir. Çünkü her çeşit zor suâle cevap veriyor." Asıl deli olan, benim her suâle cevap vermemi deli olduğuma delil getirenlerdir.

Dördüncüsü: Asabı adam, hususan benim gibi sinirli bir kimsenin telaş ve hiddet etmesi zaruridir.

Bilhassa yüce bir fikri, yani İslâmiyete uygun hürriyeti on beş sene zihninde taşıyan ve*bil fiil bu hürriyete yakın olan olduğu zaman, yani büyük bir değişiklikle kendini tehlikede görse ve bu hürriyeti seyretmekten mahrum kalsa nasıl telaş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha fazla deli olan asayişten sorumlu olan Bakandır. Çünkü benden daha hiddetlidir. Hem de geçici deliliğe (hiddetlenmeye) müptelâ olmayan ancak bin kişide bir kişidir. "Herkes delidir, fakat arzuların miktanna göre delilik değişir."

Eğer dalkavukluk, kedi gibi yalvarma, umumun menfaatini şahsî menfaate feda etmek akıllı olmak demekse, şahit olunuz ben o akıldan istifamı veriyorum. Deli olmakla—ki, bence bir günahsızlık merte-besidir— iftihar ediyorum.

Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bâzı gizli hikmetler için yaptım.

Birincisi: Garip kıyafetim. Diğer insanlara muhalif olan bu elbisemle dünyevî maksatlara değer vermediğimi, şehrin âdetlerine uymamaktan özrümü, hal ve davranışlarımın insanlara muhalefetini, dış ve iç ilişkilerimde tabiîlik insaniyetimi ve milliyetimin sevgisini ilân içindir. Hem de garip mânâ garip bir lafz içinde olmalı, tâ ki nazarı dikkati kendine çeksin. Hem de giyim kuşamımla yerli malı kullanmaya, mahallî sanayie revaç vermek için fiilen nasihat ediyorum. Hem kendimde bir yenilenme meylini göstermek ve zamanın değişeceğine işaret ediyorum. Hem de (giydiği türden elbiseleri giyerek) Sultan Se-lim'e bîat etmişim.

İkincisi: Âlimlerle olan münazaralarımda Onun sebebi, İstanbul'a geldim, gördüm ki, diğer mekteplere nisbeten medreseler az terakkî etmiştir. Bunun da sebebi, kitaba (Kur'ân'a) bakarak mesele halletme ve hüküm çıkarma kaabiliyeti, ilim yapma ve ilmî çalışma melekesinin yerine geçirilmiş; ilmî münazara yapılmadığı ve soru cevap usulü (aktif metod) tatbik edilmediği için, talebelerde şevksizlik, melekesizlik ve tenbellik gibi bâzı haller meydana gelmiştir. Hakikî lezzeti ihtiva eden tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi ilimler; şaşkınlık ve hayrete sebep olan astronomi, astroloji, fizik gibi kevnî ilimler veya müzik ve resim gibi hevesleri konu alan ilimler ve hakikî lezzetleri içine alan ve bizzat kendisinin elde edilmesi hedef jörülen ilimler gibi tahsil edilmez. Dinî ilimlerin de ya yüce bir himmet veya tamamen kendini verme veya yarışmayı netice veren suâl ve cevap (aktif metod) gibi kendinden ve hariçten kaynaklanan bir şevk, lezzet lâzımdır. Veya iş bölümü kaidesini tatbiken, her talebe kaabiliyetine göre bâzı ilimler ile meşgul olmalı ki ihtisas sahibi olsun, sathi olmasın. Çünkü herbir ilmin kendine mahsus düsturları, kaideleri ve kanunları vardır. Kişinin bu ilimlere kaabiliyeti olmadığı vakit bâzı tarafı eksik olan suretlere benzer. Bunun da çâresi her bir talebenin kaabiliyetine uygun bir ilmi esas alarak, ona yakın diğer fenlerin her birinden birer özet (genel kültür) alıp esas aldığı ilim dalını tamamlamak için yardımcı etmesidir. Çünkü her bir öz tek başına bir ilim dalını teşkil etmese de ihtisas yapılan mesleği tamamlamada yardımcı olabilir.

Ey sözümü işiten ilim talebesi! Mekteplilerin noksan ve geri olan geçmişlerine hayırlı bir vâris olmaları gibi, bizler de çalışalım ki, bütün güzelliklere hakkıyla sahip olan, ilim ve irfanla yükselen bizden öncekilere hayırlı vârisler olalım. İşte ben yaptığım münazaralar ile fiilen talebeleri bu iki noktadan ikaz etmek istiyorum.

Üçüncüsü: Fuzulilik olarak iki fikri açıklamıştım.

Birincisi: Şu terakkî zamanında hakiki medeniyeti teşkil eden İslâmiyet, günümüz medeniyetine nispetle terakkî etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, "Hepsinin maksadı bir ama rivayet çeşitli" gerçeğine uygun olan, aslında aynı maksadı farklı şekillerde ifâde eden üç büyük şubenin: medrese, mektep ve tekye ehlinin fikirlerinin aykırılığı metotlarının farklılığıdır. Medrese talebeleri, mektep talebelerini (üniversitelileri) dış görünüşe âit meselelerden dolayı inançsızlıkla itham ediyorlar. Üniversiteliler ise medrese talebelerini yeni ilimleri bilmedikleri sebebiyle, eksik ve güvenilmez addediyorlar. Medrese ehli, tekke ehline (mutasavvıfları), ibâdet olan zikri, şevk için yaptıkları bâzı amel ve hareketleri sebebiyle bidat ehli nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefriti, diğerlerinin de ifrat etmesi sebebiyle müsamaha kapısı açıldı, bâzı bidat zikir ile karıştı.

Bu üç şube talebelerinin fikirlerin ayrılığı ve meşreplerinin zıtlığı İslâm ahlâkını sarsmış medeniyet alanında yükselmekten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekteplerde din ilimlerini hakkıyla okutmak; medreselerde lüzumsuz kalan Yunan felsefesi yerine gerekli olan müspet ilimleri okutmak, tekkelerde derin âlimler bulundurmaktır. Bu taktirde şu üç şube (mektep, medrese ve tekke) uyum içinde ve dengeli bir şekilde terakki ederek yükselmek kuvvetle ümit edilir.

İkinci fikir vaizlere aittir ki, bunlar umuma ders veren öğretmenlerdir. Bunların nasihatlerinde kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm kalbimin katı olmasından başka üç sebep buldum:

Birisi: Vaizler yaşadığımız asrı geçmiş zamana kıyas ederek savundukları şeyi sadece tasvir ediyorlar. Oysa önceki zamanlarda kalb safiyeti ve âlimleri taklit etmek geçerliydi. Bunlara hocaların söylediğini tasdik için delil gerekmiyordu. Şimdi ise herkeste bir hakikati araştırma meyli başlamış. Bunlara karşı sadece savunulan fikirleri tasvir etmek yetmez. Sözlerin tesir etmesi için iddia edilen şeyin isbatı ve dinleyicilerin ikna edilmesi gerekmektedir.

İkinci sebep: Bir şeye rağbet ettirme ve sakındır-makla ondan daha mühim şeyin değerini düşürmeleridir. Meselâ "Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek gibidir. Kim gıybet ederse, zina etmiş gibidir" şeklindeki sözler gibi.

Üçüncüsü: Belagatın, muhatabın durumuna göre en güzel anlatmanın ve zamanın gereklerine uygun söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, öyle konuşuyorlar.

Demek istiyorum ki, vaiz hem araştırıcı âlim olmalı, tâ ki iddia ettiği hususu ispat etsin; hem inceden inceye araştıran hikmet sahibi olmalıdır, tâ ki şeriattaki dengeyi bozmasınlar. Hem belagatla konuşan ve muhatabı ikna eden kimseler olmalıdırlar.

Bende görülen ve şüpheyi davet eden dördüncü husus: "Zihnim perişandır" demişim. Oysa bu cümleden maksadım, hafızama arız olan unutkanlık ve tabi-atımdaki insanlardan ürküp kaçma halini anlatmaktır. Hiçbir deli, "Ben deliyim" demediği için, bu söz benim deli olduğuma nasıl delildir? Hem de medreselerde okutulan "izhar"dan sonra üç ay ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya yalandır. Oysa bütün Kürdistan bu sözümün doğruluğunu bilir; ya da doğru olduğu halde, ya sen ey doktor, dediğin gibi, övünme ve gurur misillü bir delilik belirtisini ima eder. Buna cevab: Bir devlet adamının suâline karşı doğru cevap vermek istememdir ki, övünmeyi gerektirmiş. Şimdi şuurumda şüpheniz kalmadığı vakit fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Küçük bir imtihanla bu şüphe giderilebilir. Çünkü gayet serbest vahşi Kürtlerden olan bir adam elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi yüksek bir fikir sahibi olmadığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar sadece kendine mahsus özellik-lerle hîle ve bozuk fikirlerini saklayabilir? Bence hîle, hîleyi terket-mektir. Demek herkese tercih edilen temiz bir sadakati kalbden hissetmiş de, bu şekil harekette bulunmuş.

Demek bizim doktorların anlayışı hasta. Ve benim deli olduğuma dâir verdikleri raporlarla benim değil, kendilerinin deli olduğuna rapor vermiş oluyorlar. Ve Polis Bakanı da hiddet ettiği için delidir. Ey doktor! Sen iyi doktorsun, evvela o biçâreleri tedavi et, sonra beni. "Doğru ve sağlam bir şeyi ayıplayan nice kimse vardır. Oysa hastalık onun sakat anlayışındadır."

Ey şu kelamıma bakan zâtlar! Eğer sözlerimde dokunacak veya sizin zayıf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa mazur görünüz. Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Bulunduğum yer o zaman tımarhanenin duvarlan idi. İnsanın sözlerinde bulunduğu yerin tesiri kabul edilmiştir. "Divaneye kalem yoktur." Okuma yazma bilmeyen ve vahşî, yani hür, Tükçeyi iyi bilmez bir Kürd maksadını ancak bu kadar anlatabilmiştir. Vesselam"

Sonrasını o yıllarda tıb talebesi olan Dr. Hamid Uras'dan dinleyelim:

"İkinci Meşrûtiyet senelerinde idi. Biz mekteb-i tıbbiyede [Tıb Fakültesinde] talebe idik. Bediüzza-man da İstanbul'da bulunmaktaydı. Kendisi müderrisler içinde Fatih müderrisini beğenir, takdir ederdi. Onun ünvânı ve şöhreti her tarafa yayılmıştı. Daha sonra kendisi adlî tıbba sevkedilince adlî tıbdaki doktorlar, muayenesini sohbet ederek yapıyorlar. Bediüzzaman orada bulunan bir teşrih [anatomi] kitabını eline alarak dört-beş sayfasını okuyor ve kendisinin ve o sahifelerden imtihan edilmesini istiyor. Biraz sonra da, mezkur sahifeleri aynen ezberden okuyor. Durumu hayretler içinde takip eden Rum doktor heyecan ve şaşkınlıkla, 'Bediüzzaman'da cinnet değil, dehâ vardır' diye raporunu veriyor." (2)

EŞREF EDİP FERGAN son sahitler

Eşref Edip l882'de Serez'de dünyaya geldi. l97l sonlarında İstanbul'da vefat etti.

Onu ilk ziyaretim, l965 yılında Cağaloğlu'ndaki yazıhane ve kütüphanesinde olmuştu. Daha sonraki yıllarda ise Çarşıkapı'da Av. Bekir Berk Ağabeyimin yazıhanesinde kendilerini dinleme imkânı bulmuştum.

l97l'in Aralık ayında Mehmed Fırıncı Ağabeyle Eşref Edip'in ziyaretine gitmeye karar vermiştik. "Hemen gidelim" teklifime Fırıncı Ağabey, "Yarın gidelim" diye cevap vermişti. Kaderin bir tecellîsi olarak, "yarın" denen zamanda Eşref Edip Beyin Fatih Camiinde kılınan cenaze namazına gitmiştik.

Bediüzzaman o yıllarda Eşref Edib'in neşretmiş olduğu Sebilürreşad mecmuasında yazılar yazmıştı. Eşref Edip, İngiliz işgali yıllarında, Zeyrek'de bir evde toplanarak Bediüzzaman'dan komitecilik dersleri aldığını anlatırdı.

Bediüzzaman'la alâkalı olarak neşredilmiş üç tane kitabı vardır: Risale-i Nur Müellifi Said Nur ve Nurculuk (l952), Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk, Tenkid, Tahlil (l963), Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil (l965).

Bunların dışında Sebilürreşad, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah ve ittihad gazetelerinde Bediüzzaman'la alâkalı araştırma ve yazıları neşredilmiştir. Bunların en uzunu ve muht*******ısı 29 Aralık l965 ile 25 Mayıs l966 tarihleri arasında "Senatör Ahmed Yıldız Beyefendiye: İslâm Düşmanlarının Teptiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir" adı altında neşredilen yazıdır.

Ayrıca Bugün gazetesinde de "Bediüzzaman'ın Meçhul Kabri" adı altında uzunca bir yazı yazmıştı.

Yarım asırlık neşriyat hizmeti

Eşref Edip merhum yarım asırdan fazla Türk basın hayatında hizmet etmiş bir kalem erbabıdır. ilk gazetesini l4 Ağustos l908 tarihinde Sırat-ı Müstakîm adıyla çıkarmıştı. O devrin ileri gelen İslâm ulemâsının çok nâdide eserleri, Sırat-ı Müstakîm'de neşredilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ile olan dostluklarının temeli o yıllara dayanır. Aralarındaki bu dostluk, Bediüzzaman'ın vefâtına kadar candan bir alâka ve samimiyetle devam etmiştir.

Nur Risalelerinde ve Bediüzzaman'ın mektuplarında Eşref Edip'ten senâ ile bahseden kısımlar vardır. l958 senesinde Sebilürreşad'ın 50. yıldönümü vesilesiyle Bediüzzaman Eşref Edip'e şu tebriği göndermişti:

"Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü,

"Aziz, muhterem, sıddık, envâr-ı İslâmiyeyi elli seneden beri neşreden, hakaik-i İslâmiyeyi ehl-i dalâlete karşı müdafaa eden ve elli seneden beri benim maddî manevî bir hakikî kardeşim ve meslektaşım, Eşref Edip!

"Sebilürreşad'ın ellinci sene-i devriyesi münasebetiyle gayet samimî ve uzun bir mektup yazacaktım. Fakat pek şiddetli hasta olduğumdan, hattâ konuşmaya da iktidarım olmadığından, Risale-i Nur'a havale ediyorum. Onda Sebilürreşad'ın mahiyetini, hizmetini gösteren mektuplar vardır. Zaten Sebilürreşad, Nur'ların mühim parçalarını neşretmiştir. Tarihçe-i Hayat Sebilürreşad'ın elinci sene-i devriyesine tam bir tebriknâme hükmündedir.

Duanıza muhtaç gayet hasta

                                                                                                 Said Nursî

                                                                                  (Sebiilürreşad, c.l2,s.277)

Sahabe imanı, İslâm celâdeti

Eşref Edip Sebilürreşad'ın l5. cildinin 356. sayısında "Sahabe İmanı, İslâm Celâdeti" başlığı altında şunları yazıyordu:

"Ashâb-ı Kirâmdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe, Resûl-i Ekrem Efendimizin İslâma davet hakkında İran Şahına yazdığı mektubu götüren zattır. Şam fütûhatında Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü. Bizanslıların kaidelerine göre, esir düşen kimse evvelâ mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder, Hıristiyan dinine girer, ancak bu sayede kurtulurdu. Yoksa böyle yapmadığı takdirde, zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır, üzerine zeytin yağı dökülür, esir o ateş içine atılır, yakılırdı.

"Hz. Abdullah bin Huzeyfe, diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarının huzuruna getirildi. Hıristiyanlığı kabul etmesi teklif edildi. Kabul etmedi, şiddetle reddetti. Mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar, fakat muvaffak olamadı. Abdullah, Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi.

"Bunun üzerine âdet gereğince Hz.Abdullah, ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarı da orada hazırdı. Papazlar ve hükümdar, Hz. Abdullah'ın illâ Hıristiyan olmasını tekrar ileri sürdüler. Hz.Abdullah kemâl-i metanet ve şehametle reddetti. Nihayet ateş yakıldı. Hz. Abdullah ateşe atılacaktı. Ateş karşısında da yine  Müslüman olduğunu, 'Külhü vallahü ehad, Allahü's-Samed, Lemyelid ve lem yûled' diyerek bu bâtıl dine intisap etmeyeceğini söyledi.

"Değil beni' dedi, 'benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefâ etseniz, ateşte yaksanız, yine Abdullah hak yoldan dönmez. Allah yolunda, bir olan Hâlık-ı Zülcelâl yolunda kalır. Yalnız benim canım değil, binlerce Abdullah'ın canı Hak yolunda fedâ olsun.'

"Bizans hükümdarı ve papazları, bu İslâm, iman kuvvetini görünce hayret ettiler, yeni bir teklifte bulundular. Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler. Hz. Abdullah bunu da kabûl etmedi, reddetti. 'Ben bir Allah'a inanan bir Müslümanım. Bir haça tapanın elini öpmem' dedi. Kendisine pekçok mal, mülk ve servet vereceklerini söylediler. Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi.

"Bu derece iman, bu derece metanet ve celâlet, hükümdarı büs bütün hayrete düşürdü. Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu.

"Bu defa başka bir teklifte bulundu. Kendisinin alnını öpmek şartıyla, bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi. Seksen kadar Müslüman esir vardı. Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı:

"Benim hayatımın kıymeti yok. Hak yolunda ateşte yanarım, ölürüm. Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak. Bir putperestin alnını öpmek, bir Müslümana yakışmasa da, seksen Müslümanın hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.'

"Seksen Müslümanın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti. Esir Müslümanları beraberinde alarak Mekke'ye geldiler. Hz. Ömer bu mücahitleri, bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah'ı bizzat karşıladı ve Abdullah'a sarılarak elini öptü. O arada lâtife kabilinden bazıları, 'Bu zat bir putperestin alnını öptü, serbest oldu' dediler. Hz. Abdullah hemen cevap verdi: 'Evet, maalesef öyle oldu. Fakat seksen Müslümanın da hayatını kurtardım. Onları alıp ailelerine kavuşturdum.'

"Bu sözü üzerine Hz. Ömerü'l-Faruk (r.a.) bir defa daha Hz. Abdullah'ın alnından öptü.

"Bu İslâm celâdet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz Asr-ı Saadet, Peygamberimizin Ashabı adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz. Bu bize merhum Said Nursî'nin esareti zamanında Moskof kumandanına karşı gösterdiği celâdet ve şehameti hatırlattı.

"Merhum Üstad, umumî harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hâdise cereyan etmişti. Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında Üstad kumandanın selâmını almıyor, yerinden bile kalkmıyor. Bu hareketten kumandan hiddetleniyor. 'Belki görmemiştir' diye tekrar önünden geçer. Fakat Üstad yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla, 'Herhalde beni tanımadılar' diyor. Üstad 'Hayır!' diyor. "Tanıyorum, kumandan Nikola Nikoloviç!'

"Kumandan, 'Şu halde Rus Ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz.' Üstad, 'Hayır' diyor. 'Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman din âlimiyim. İmanlı bir kimse Cenab-ı Hakk'ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam edemem.'

"Bunun üzerine Üstad'ı divan-ı harbe verirler. Subay arkadaşları neticenin vehametini takdir ederek, Üstad'ın özür dilemesini istirham ederler. Fakat Üstad kat'iyyen kabûl etmez. Kemâl-i izzet ve şehametle şöyle der:

"Bunların idam kararı, ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir."

"Nihayet divan-ı harb idam kararı verir. Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister. Vazife-i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, 'O hareketinizin mukaddesâtınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim. Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz' der ve idam hükmünü geri alır."

İslâm şûrâsı

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devleti en buhranlı günlerini yaşar. Bu buhran günlerinde vatanımızın bağrından zirve şahsiyetler yükselmiştir. Bediüzzaman Said Nursî de bu zirve şahsiyetlerinden birisidir. O, memleketin temel dâvâları üzerine eğilmiş, ölümsüz prensip ve düsturlar takdim etmişti. Şüphesiz, onun bu düşüncelerinin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm idi. Onun içindir ki, bu düşünceler tazeliğini korumaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî, bu düşüncelerinden birisini de, Eşref Edip merhumun neşrettiği Sebilürreşad gazetesinin 4 Mart l336-l2 Cemaziyelahir l338 (l922) tarihli 46l. sayısında dile getirmişti.

"Şûrâ-yı Meşihât-ı İslâmiye" başlıklı bu yazıyı Sebilürreşad Şöyle takdim ediyordu:

"Fâzıl-ı şehîr Bediüzzaman Said Kürdî Efendi Hazretlerinin mühim bir teklifi."

Bu mühim makaleyi, Eşref Edip daha sonraki yıllarda Sebilürreşad'ın l4. cildinin 350. sayfasında (Ağustos, l963) yeniden neşretmişti. Yazı, ikinci defa neşrinde "İlmî İslâm Şûrâsı" başlığıyla takdim ediliyordu:

"Tarih bize gösteriyor ki, Müslümanlar ne derece dine temessük etmişse terakki etmiş, ne derece dinde zaaf göstermişse tedennî etmiştir. Başka din müntesipleri ise bunun aksinedir. Meselâ Hıristiyanlığın kuvvetli zamanında temeddün [medeniyet] hâsıl olmamıştır.

"Cumhur-u Enbiyânın şarkta bi'seti [çoğu peygamberlerin şarkta gelmesi] kader-i Ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyâtına din hâkimdir. Bugün İslâm dünyasındaki tezahürât da gösteriyor ki, İslâm dünyasını uyandıracak, ilerletecek yine o histir. Şu da sabit olmuştur ki, Türk milletini bütün öldürücü felâketlere, sarsıntılara rağmen yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta biz, garba nisbetle, ayrı bir hususiyete malikiz. Türk milleti Müslümanın göz bebeği, baş tacıdır. Ona göre, Türkiye'deki dinî riyasetin yalnız Türklerin değil, üç yüz milyon arasındaki nûrânî rabıtanın ma'kesi, manevî istinadgâhı ve mededkârı olması gerekir. Bu da ancak dinî riyasetin, ilim ve faziletleri âmmece müsellem zevattan mürekkeb ilmî bir şûrâya, ilim ve din sahasında yüksek bir otoriteye sahip olması ile husule gelebilir.

"Zaman eski zaman gibi değildir. Fikirler inceleşmiş, aradaki münasebetler çoğalmış, yeni yeni meseleler doğmuştur, Milletler türlü türlü cereyanlarla çalkantı halindedir. Garb medeniyeti sarsıntılar geçiriyor. İslâm dünyası da müthiş bir fevzâ içindedir. Fikirler teşettüt ve tezebzüb halindedir. Aradaki rabıtalar çözülmüş, içtihadlar dağılmıştır. Fâsid medeniyetlerin tesiriyle ahlâkta da müthiş bir tedennî husule gelmiş, tehlikeli durumlar varlığımızı tehdit etmeye başlamıştır.

"Böyle buhranlı zamanlarda İslâm milletinin manevî hayatı bir ferdin, bir şahsın içtihadına terk edilemez. Fert haricî tesirâta karşı daha az mukavimdir. Haricî tesirâta kapılmakla nice ahkâm-ı diniye fedâ edildi. Hem nasıl olur ki, işlerin basit olduğu, taklid ve teslim cârî olduğu zamanda bile, velev ki intizamsız bir hey'et olsun, dinî riyaset kudretli bir mühim şahıslara istinad ederdi. Şimdi ise, iş besâtetten çıkmış, taklit ve ittiba gevşemiştir. Şahsî içtihadlara itimad kalmamıştır.

"Müslümanların dinî riyaseti öyle bir hale getirilmelidir ki, müessese-i celîle yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm dünyasında feyzini saçsın. Bütün İslam dünyası ona itimat etsin. Hem mutî, hem ma'kes vaziyetini almalıdır. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi.i O hâkimin müftüsü de onun gibi münferit bir şahıs olabilirdi. Onun  fikrini tashih ve tadil edebilirdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim o cemaatın ruhundan çıkmış, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, işte şûrâlar o ruhu temsil eder.

"Cemaatın ruhundan doğan böyle bir hakimin müftüsü de ona uygun olarak yüksek ilmî bir şûrâdan doğan manevî bir şahsiyet olmak gerekir. Tâ ki sözünü her tarafa işittirebilsin. Diyanete taallûk eden noktalarda cemaati sırât-ı müstakime, doğru yola sevk edebilsin. Yoksa fert dâhi de olsa, cemâatın manevî ferdine karşı sivrisinek kadar kalır

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç