Gücünün yettiği kadar yapmak

İbadetler için, gücümüzün yettiği kadarından sorumluyuz. Ama mevcutla da yetinmeyiz. Çünkü mevcutla yetinmek de himmetsizliktir.1 Bu şu demektir: Hepimiz, her zaman, her ibadette en iyiyi yapmaya çalışırız, çalışmalıyız. Ama neticede elimizden geleni yaparız. Kendimizi hep sorgularız, sorgulamalıyız. Çünkü nefsimize güvenemeyiz. Bitip tükenmeyen istek ve arzularından dolayı, hiç durmadan dalâleti bize hoş gösterme çabalarından dolayı nefsimizi kınarız, kınamalıyız. Bizden çok şeytanın fısıltılarına ve vesveselerine kulak veriyor diye nefsimizi ayıplarız, ayıplamalıyız. Esasen bu, Kur’ân’da övülen bir ameldir de. Cenâb-ı Hak, kendini kınayan nefis için “nefs-i levvâme” ünvanını kullanarak yemin eder.2 Demek bu, Cenâb-ı Hak katında takdir gören bir ibadettir.

Eksiklerimizi hep sorgulayalım. Bıkmadan, usanmadan. Şunu bilelim ki; her sorgu, mükemmelliğe atılan bir adımdır. Her sorgu, en iyiye doğru bir koşudur. Her sorgu, bir önceki eksikliğimizin tescili ve itirafı, bir sonraki tekâmülümüzün ilk adımıdır. Öyleyse bunu yaparken rahatsızlık duymayalım. Tam aksine; huzur ve saadet duyalım. Zira Kur’ân’ın övdüğü şeyi yapıyoruz. Gücümüzün yettiği şeyin en iyisini yapmaya gayret edelim. Ama bu en iyi arayışı, bizi, elimizdeki mevcut iyiden vazgeçirmesin. Yani Cenâb-ı Hak bizi, yapabileceğimiz en iyiden sorar; gücümüzün yetmediği en iyiden sormaz!

Şu halde, anahatlarıyla farzları yapıp, sünnetleri de gücümüz yettiği kadar yaşamaya çalışır ve daha iyiye muvaffak etmek için de Cenâb-ı Hakk’a duâ etmeye devam edebildiğimiz ölçüde, hiç olmazsa içimiz rahat olmalıdır.

Hazret-i Âişe (ra) anlatır: Yanımda bir kadın vardı. Resûlullah (asm) odamıza girdi ve “Bu kimdir?” diye sordu. Ben de “Falan kadındır” dedim ve kadının namaza bağlılığından anlatmaya başladım. Allah Resûlü (a.s.m.):

“Yeter! Gücünüzün yettiğini yapın! Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hak, siz usanmadıkça size sevap vermekten usanmaz!” buyurdu.3 Resûlullah (a.s.m), amellerin ve ibadetlerin devamlı olanını severdi.

Yardım yapma isteği ve maddî gücün zaafiyeti durumuna gelince; bu konuda da gücümüzün yeterli olmadığı şeyden sorumlu değiliz. Niyetimizle de sevap kazanabiliriz. Hatta niyetimizle yaptığımız hayır, riyasız olduğu için, kimi zaman elimizle yaptığımız hayırdan daha fazla sevap getirebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm): “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” buyurmuştur. Çünkü Rabb-i Rahîm olan Yüce Allah niyetimize büyük değer veriyor ve sevap yazıyor. Yani bir hayra niyet eden, fakat yapmaya kudreti olmadığından yapamayan bir kuluna Cenâb-ı Hakkın, o iyiliği yapmış gibi sevap yazdığı, bize sahih rivayetlerle bildiriliyor. Sonra; az olsun, ama Allah rızası için olsun; inanın çoklara bedeldir! Hazret-i Osman’ın (ra) ifadesiyle; “Bir fakirin, kendi boğazından kesip Allah yolunda verdiği tek bir dirhemi, çok olan maldan verilen on binlerden çok daha sevaplıdır.”

Öyleyse, tek dileğimiz, tek duâmız, tek niyazımız; her fırsatta Allah’ın rızasını gözetmek niyetine ulaşabilmek olursa, Cenâb-ı Hak, razı olabileceği amellere inşallah bizi muvaffak kılar. Allah Resûlü’nün (a.s.m) ifadesiyle; “Allah sizin cisimlerinize ve sûretlerinize bakmaz; O sizin kalbinize bakar.”

Dipnotlar:

1- Sözler, 666
2- Kıyâmet Sûresi, 75/2
3- Buhârî ve Müslim

 

www.fikih.info

secim

Biz aşağıda imzası bulunanlar, Bediüzzaman Said Nursî’nin misyonunu temsil iddiasıyla, dile getirilen bazı siyasî mülâhazalar dolayısıyla, aşağıdaki hususlara açıklık getirmeyi bir sorumluluk olarak biliyoruz:

 

(1) Bediüzzaman Said Nursî, hayatı boyunca, İslâmiyeti ‘bütün siyasetlerin üstünde’ tutmuş ve hangi siyasî görüşe mensup olursa olsun her insanı, Kur’ânî davetin kapsama alanı içinde görmüştür. Bediüzzaman, dini, toplum içinde bir ‘siyasal kutuplaşmanın’ aracı haline getiren yaklaşımların da, dindar insanların oylarını belli bir partinin ‘tapulu malı’ gibi gören anlayışların da karşısındadır.

 

(2) Bediüzzaman Said Nursî, hayatı boyunca ‘hürriyet’i, insan için ve toplumlar için vazgeçilmez değer olarak benimsemiştir. Nitekim, “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” sözü, ona aittir. Peygamber mucizelerinin dahi insanın seçme özgürlüğünü ortadan kaldırmaksızın, ‘akla kapı açar, ihtiyarı elinden almaz’ sûrette gerçekleştiğine dikkat çekmiştir. İnsan iradesine bu kadar dikkat çeken bir İslâm âlimi olarak Bediüzzaman, ortaya koyduğu ontolojik inşanın doğal bir sonucu olarak, hayatının her safhasında özgürlük, çoğulculuk ve demokrasiden yana tavır almıştır.

 

(3) Özgürlükten yana tavır almak, istibdadın, diktacı anlayışın, otoriter ve totaliter zihniyetlerin ve darbeci anlayışların karşısında olmayı da gerektirir—ister din adına olsun, ister din karşıtı. Bediüzzaman’ın Sultan Abdülhamid istibdadına da, İttihad ve Terakki komitacılığına da, CHP’nin tek-parti sultasına da karşı duruşu, bu bakımdan son derece değerli ve anlamlıdır.

 

(4) Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı, açıkça gösterir ki, onun sosyal ve siyasal duruşu, ‘pozisyonel’ değil, ‘ilkesel’dir. Abdülhamid’in istibdadına karşı İttihad ve Terakki’nin hürriyet ve meşrutiyet taleplerine destek vermesine rağmen, bir ‘zümre istibdadı’ oluşturma gayretine girdiği andan itibaren İttihad ve Terakki’ye karşı durması, bunun bir örneğidir. Dolayısıyla, İttihat ve Terakkiyi önce savunan Bediüzzaman, onlar değişince, onları desteklemekten vazgeçmiştir. 

 

(5) Bediüzzaman, 1950’li yılların Türkiye toplumuna dair çözümlemesinde dört ana siyasî eğilime işaret etmektedir: (a) din-karşıtı siyasal eğilim, (b) milliyetçi siyasal eğilim, (c) ‘din adına siyaset’ iddiasındaki eğilim, (e) özgürlükçü ve demokrat siyasal eğilim.

 

Bediüzzaman Said Nursî’ye göre, CHP, birinci eğilimi temsil eden güçlerin kontrolündedir ve bu çizgide durduğu sürece, asla desteklenemez. Milliyetçi bir siyasal eğilime de destek verilemez; çünkü, milliyetçi zihniyet ‘kendi milletdaşını tercih eder, adalet edemez.’ Yine Bediüzzaman’a göre, Türkiye toplumu şartlarında, ‘din adına siyaset’ iddiasının yol açacağı sonuç, dini bir siyasal-sosyal kutuplaşmanın aracı haline getirmek ve dini siyasete âlet etmektir.

 

Bediüzzaman Said Nursî, doğrudan veya dolaylı şekilde topluma, insana, dine ve dindara zararı dokunacak bu üç eğilime karşı, özgürlük ve demokrasi yanlısı siyasal eğilimin, desteklenmesi gerektiğini ısrarla ve açıkça belirtmiştir.

 

(6) Bediüzzaman’ın, Demokrat Parti’yi bu sebeple desteklerken, bu partiyi ‘kusurdan münezzeh’ görmediği de unutulmamalıdır. O’nun,‘Ehven-i şer’ nitelemesi, bu duyarlılığı yansıtır.

 

(7) Bediüzzaman Said Nursî’nin Demokrat Parti’ye olan desteği, asla ‘çantada keklik’ bir destek olmamıştır. Demokrat Parti’ye de kuruluşu aşamasında, ‘muvazaa’ endişesiyle, Bediüzzaman’ın mesafeli durduğunu görmekteyiz. Buna rağmen, CHP diktasına karşı özgürlük ve demokrasi yönündeki, özelde de din ve vicdan özgürlüğü yönündeki pozitif uygulamaları paralelinde Demokrat Parti’ye destek vermiştir. Bunu yaparken, 1957’de DP’ye oy vermediği için Kırşehir’i ‘ilçe’ yaparak cezalandırma gibi adaletsiz icraatlarına karşı da muhalefet hakkını kullanmıştır. Yani, desteklenen siyasal eğilime verilen destek, kayıtsız-şartsız bir destek değildir.

 

(8) ‘Adalet,’ Bediüzzaman Said Nursî’nin nazarında, Kur’ân’ın dört temel esasından biridir. Siyasal düzlemde de adaletin gözetilmesi, ‘kamu yararı’ gerekçesiyle de olsa ‘ferdin hukukunun’ zayi edilmemesi, O’nun için tartışılmaz bir değerdir.  “Cemaatin selameti için fert feda edilir. Vatanın selameti için her şey feda edilir” diye özetlediği bu anlayışı Bediüzzaman, Kur’ân’ın adalet mesajına temelden aykırı, ‘merhametsiz siyaset’in ‘vahşiyâne’ bir düsturu olarak tarif eder. Onun, ‘milliyetçi’ bir siyaseti de, ‘Unsuriyetperver bir hâkim, kendi milletdaşını tercih eder, adalet edemez’ diyerek reddettiği, bu vesileyle, bir kez daha hatırlanmalıdır. Bu vesile ile ifade edilmelidir ki, Bediüzzaman, din eksenli bir siyaset anlayışını reddettiği gibi, milliyet eksenli bir siyaset anlayışını da reddetmiştir.

 

Bediüzzaman’ın siyasete ilişkin duruşunun dayandığı bu temel ölçüler dahilinde, bugün ‘Nurcular’ adına ve Risale-i Nur hareketini temsil iddiasıyla, Yeni Asya gazetesi  tarafından açıkça ifade edilen ‘siyasî tercih’i anlamamız ve onaylamamız mümkün değildir.

 

Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu bu ‘dört siyasal eğilim analizi’ temel parametreleri itibarıyle, bugün için de geçerliliğini korumaktadır. Ancak,

 

(a) Mehmet Ağar’ın liderliğindeki yeni Demokrat Parti’nin, bu analizdeki ‘özgürlükçü, adaletçi, demokrat’ çizgiyi temsil ettiği şeklindeki bir iddia, gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Zira, Mehmet Ağar’ın Susurluk olayıyla açığa çıkan ve ‘devlet adına rutin-dışılığı’ temsil eden, olay ve oluşumlara ilişkin bir pişmanlığı söz konusu olmadığı gibi, bu gün, kendisini anlatan bu olaylar, bu parti tarafından bir siyasi tecrübe gibi sunulmaktadır. Bunun yanında, 27 Nisan muhtırası karşısında da DYP (DP) yönetimi özgürlükçü, ve demokrat bir refleks ortaya koyamamıştır.

 

(b) Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ‘Millî Görüş’ün devamı’ olduğu, ‘dini, siyasete âlet ettiği,’ bir ‘kutuplaşmaya sebebiyet verdiği’ şeklinde yine aynı gazete tarafından dile getirilen görüşlere de katılmamız mümkün değildir. Ak Parti’nin beş yıllık icraatı ortadadır. Bu icraatın ‘Millî Görüş çizgisinin devamı’ olduğunu ve ‘dini siyasete âlet ettiği’ni söylemek, insafla bağdaşır bir tutum olamaz. Ortadaki kutuplaşmadan Ak Parti’yi sorumlu tutmak da, insaflı bir tutum değildir. Zira, kutuplaşma senaryosunu hayata geçirenler dururken, sırf iktidarda olduğu için, Akparti’yi bu kutuplaşmadan sorumlu tutmak adaletli bir yaklaşım değildir.

 

Ak Parti’nin icraatında eleştirilecek çok yönler vardır. 1 Mart Tezkeresi lehine hükûmetin sergilediği tutum, AB’ye uyum rüzgârını da arkasına alan, daha özgür ve demokrat bir Türkiye yönündeki reformların, yükselen milliyetçi/ulusalcı dalga karşısında hız kesmesi, Ermeni Konferansı ve Şemdinli olayı gibi durumlarda ‘ilkesel’ olarak doğru duruşun terkedilerek ‘pozisyonel’ bir tutumun tercih edilmesi, özgürlük-demokrasi-adalet bağlamında ilk anda göze çarpan yanlışlardır.

 

Ancak bütün bu yanlışlara rağmen, iyilikleri kötülüklerine galebe çalmış olan bu hükumet, ‘ehven-üş şer’ olmaya adaydır. Zaten siyasi tercihlerin belirlenmesinde, ideal bir siyasi partinin bulunmadığı düşünüldüğünde, ‘ehven-üş şer’, ‘en az kötü olan’ın tercih edilmesini ifade etmektedir.

 

‘Zaman hükmünü icra etse, itiraz edilmez.’ Bir partinin isminin başında sırf ‘demokrat’ kelimesinin bulunması onu, demokrat yapmaz. Bu günkü Demokrat Partinin, Bedizüzzaman’ın desteklediği Demokrat çizgiyi temsil edip etmediği çok tartışılmaktadır. Buna rağmen, sözü edilen gazetenin, inhisarcı bir zihniyetle ortaya çıkıp, eleştirilere kulak tıkayarak, bu partiyi ‘demokrat’ olarak ilan etmesini ve diğerlerini tamamen dışlamasını, diğer partilerin(özellikle de Akpartinin) çalışmalarını adaletsiz bir şekilde yorumlamasını tasvip etmiyoruz.

 

Bu konuda zaman hükmünü icra etmiştir ki, şu anki siyasi yelpazede demokratların bir çoğu, Akparti’de çalışmaktadır. Yıllarca ‘demokratlar’a kayıtsız şartsız bir şekilde verilen desteğin, bu gün, kayıtlı ve şartlı bir şekilde bile olsa, Akparti’ye verilebileceğini düşünüyoruz.

 

Halk arasında ‘Nurcular’ diye tarif edilen ve Bediüzzaman’ın hayatını örnek almış insanların oylarının, hiçbir cemaat liderinin veya hiçbir siyasî partinin ‘tapulu malı’ olmadığını kamuoyuna duyururuz.

Seçimlerin, daha özgür, daha demokrat ve daha adil bir Türkiye’nin kapılarını aralaması umudu ve dileğiyle...

 

Ahmet Nazlı

Halil Doğan

İbrahim Hilmi Ünlü

Metin Karabaşoğlu

Murat Çiftkaya

Mücahit Bilici

Refik Yıldızer

Abdüssamet Demir

Ömer Faruk Uysal

Orhan Gülgün

Özcan Dolapçıoğlu

Ahmet Özkılınç

Senai Demirci

Yusuf Özkan Özburun

Zekeriyya Demir

Kerem Aktaş

Alpaslan Demir

Reha Fırat

Muhammed Özdemir 

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç