Kisrâ’nın bilezikleri

Resûl-i Ekrem (asm), nübüvvet dâvâ ettiği vakit, O’nun bu dâvâsı yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım siyaset ehline veya bir dine değil, bütün padişahlara, krallara ve bütün dinlere meydan okuyordu.

Hâlbuki kendi kabilesi, en yakınları, hatta amcası en büyük düşman iken bu dâvâda ne kadar zorlanacağı baştan görünen bir gerçekti. Ancak, yirmi üç sene zarfında nöbetçisiz, tekellüfsüz, muhafazasız, ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, O (asm), kemâl-i saadetle, dâvâsını gerçekleştirmiş, hedefine ulaşmış ve vazifesini tamamlamış olarak Mele-i A’lâ’ya çıkmıştır.
Bütün bu seyir neticesinde şu neticeye varıyoruz ki; O (asm), çok büyük bir muhafaza altında idi.


Kureyş, bu meydan okuyuşu en evvel hazmedemeyenlerdendi. Bunu bitirmenin tek ve kesin yolunun, O şanlı Nebî’nin mübarek bedenini kaldırmak olduğu kararına varan Kureyş reisleri, kabileler arası kan davası çıkmaması için, her kabileden en az bir kişinin katılımıyla ikiyüze yakın kişi, Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in komutasında Resûl-i Ekrem (asm)’ın hane-i saadetini bastılar.

Resûl-i Ekrem (asm) dışarı çıktı, bir parça toprak başlarına attı. Hiçbirisi, O’nu görmedi ve içlerinden çıkıp gitti. O’nu ellerinden kaçırdıklarını anlayan Kureyş reisleri, dört bir yana adamlar yolladılar, ta ki yakalasınlar. Bunlar içinde çok iyi iz süren ve çok cesur bir adam olan Süraka da vardı. Süraka’yı mühim bir mal karşılığında kiralayıp, Resûl-i Ekrem (asm)’ı öldürmesi için gönderdiler.

Resûl-i Ekrem (asm) ve sadık arkadaşı Ebu Bekr-i Sıddık (ra) beraber mağaradan çıktıklarında Süraka onlara yolda yetişir. Ebu Bekir-i Sıddık (ra), misline rastlanılmaz bir fedakarlık ve sadakat örneği sergileyerek, yolculuk boyunca Resûl-i Ekrem (asm)’in etrafında bir pervane gibi dört dönüyor ve tedbirler alıyordu. Süraka’yı gördüğünde çok telaşlandı. Resûl-i Ekrem (asm), mağarada dediği gibi “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” buyurdu.


Onu teskin ederek Süraka’ya bir baktı, Süraka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayakları yere saplandı ve yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. Süraka o zaman anladı ki; ne o ne de bir başkası O’na bir zarar veremezler.

“El Aman!” dedi, Resûl-i Ekrem (asm) da ona yazılı aman verdi. Süraka’ya dedi ki, “Git öyle yap ki, başkası gelmesin!” Süraka dönüp gideceği vakit, “Ey Sürâka! Sen Kisrâ’nın bileziklerini koluna takınacağın, kemerini kuşanacağın ve tacını giyeceğin zaman nasılsın?!” dedi. Sürâka: “Krallar kralı Kisrâ b. Hürmüz´ün mü?!” diye hayretle sorunca, Peygamberimiz (asm): “Evet!” buyurdu ve Fars beldelerinin fetholunup ve Kisrâ’nın servetinin ashabına ganimet kılınacağını Yüce Allah´ın kendisine müjdelediğini Sürâkaya haber verdi.


Acaba Sürâka dönerken ne düşünüyordu? “Ben kim Kisrâ’nın bileziklerini giymek kim” mi diyordu? Çünkü Kisrâ o devirde dünyanın en güçlü devletlerinden birisinin kralı idi. Araplara hiç kıymet vermezler ve her vesile ile hakir görürlerdi.

Hâlbuki biraz önce kendi kabilesine bile galib gelememiş ve onların zülüm ve baskılarından dolayı hicret etmek zorunda kalan Resûl-i Ekrem (asm), çok veciz bir ifade ile Kisrâ’nın devletinin ümmeti tarafından fethedileceğini ve bu fetihte Sürâka’nın da olacağını ve Kisrâ’nın
hazineleri içinde bileziklerinin ona verileceğini haber vermişti.


Yıllar sonra Hz. Ömer (ra)’ın hilafeti zamanında, Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) komutasında İran cephesine ordular gönderdi. Bir defasında İslâm ordusunun İran ordusu ile karşılaştığı mevkide karşılarına Dicle nehri çıktı. Sa’d b. Ebi Vakkas (ra), orduya hitap ettikten sonra karşıya geçmek için atlarıyla birlikte nehre girmelerini ve “Allah’tan yardım diliyorum, bize Allah yeter, O ne güzel vekildir…” diye yakarmalarını emretti.

Ordu çifter çifter ve peş peşe kendilerini nehrin engin sularına bıraktılar. Dicle simsiyah olmuş, köpük saçıyordu. Askerler karada yürüyorlarmış gibi nehri geçerken, birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Hiçbir zaiyat vermeden karşıya geçtiler. İran askerleri Müslümanları karşılarında görünce müthiş bir korku ve şaşkınlık yaşadılar. Çünkü nehri geçmelerine ihtimal vermiyorlardı. Ani bir baskınla hezimete uğradılar.


Yine Sa’d b. Ebi Vakkas (ra), İran cephesinde İran başkomutanı Rüstem’in elçi istemesi üzerine, onlara sıra ile üç elçi gönderdi. İranlılar elçileri karşılamak için çok gösterişli bir çadır hazırladılar. Mücevherlerini çıkarıp taktılar, yerlere kıymetli halılar serdiler, minderler döşediler. Rüstem için altından bir taht kurdular, tahta altın sırmalı yastıklar koydular. Bu sûretle Müslümanları etkilemeyi ve aşağılamayı düşündüler. İlk elçi Rib’i b. Amir (ra) gayet mütevazi giysilerle ve cüssesiz bir ata binmiş olarak geldi.

Atından inmesini söylediler. Rib’i (ra) inmedi. Atıyla halıların üstüne çıktıktan sonra iki yastığı deldi, atını bu yastıklara bağladı. Mızrağını vura vura yürümeye başladı. Mızrağın temreni keskin olduğundan yastıkları ve yaygıları delik deşik etti. Dünya saltanatına, kuvvetine ve debdebesine güvenerek hakir gördükleri müslümanlardan böyle bir muamele ile karşılaşmaları, onları harb meydanından önce mağlup etmişti.


Bu akınların neticesinde İran fethedildi. Allah, Kisrânın bütün hazinelerini ve İran’ın bütün topraklarını Müslümanlara ihsan etti. Hz. Ömer, Kisrâ’nın bileziklerini getirterek Sürâka’ya giydirmiş, Resûl-i Ekrem (asm)’ın verdiği gaybi haberi tasdik etmiştir.


Daha hicret sırasında çepe çevre sarılıp, imha edilmek istenen bir dava ve o davanın reisi olan Resûl-i Ekrem (asm), kendine tabi olanlara hem dünyanın mülkünü ve saltanatlarını, hem de âhiret mülkü ve saltanatını müjde vermiş. O müjdelerin hepsi birer birer gerçekleşmiş, kısa bir zaman içinde dünyanın dört bir yanında O’nun açtığı bayrak dalgalanmaya başlamıştır.

Ondan feyz alan ve manevî terbiyesiyle yetişen ruhlar, Kur’ân’ın nûrunu âleme neşretme yolunda hiçbir engele ehemmiyet ve kıymet vermemişler. Allah, dünyanın tüm devletlerine ve krallarına karşı onları aziz kılmış. Bu asrın Müslümanları olarak, Allah’tan, bizlere sahâbe izzetini, şerefini, gayretini ve
sahâbe rûhunu vermesini yalvarıyoruz.

Mızrağın temreni keskin olduğundan yastıkları ve yaygıları delik deşik etti

Stoppt İslamofaschismus!..

Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi. Risale-i Nur´dan aldığımız gözlüklerle, süreci çok önceden okumuştuk. Henüz Soros, Amerika´dan Avrupa´ya geçişini ilân etmeden önce… Çok önceden Şimal cereyanının yurtlarına dönmekte olduğunu belirtmiştik. Kuzu postuna bürünmüş Wolfowitz gibi kurtların gizleyemedikleri diş ve tırnaklarına işaret etmiştik. Bediüzzaman Hz.leri ahirzamanın bu tahripkâr cereyanından “şimal cereyanı” diye bahsettiğinden, hareketin mahiyetini tesbitimiz zor olmamıştı.

İsmine isterseniz sosyalizm, isterseniz kominizm deyiniz… Bu bozguncu hareketi isterseniz bolşevik, isterseniz leninist olarak nitelendiriniz. Tebeddül-ü esma ile hakikat değişmiyor. Buradaki hakikat ne idi? Dinsiz felsefeden doğma semavî dinlere düşmanlık değil miydi? Semavî dinlerin esas aldıkları tüm insanî değerlere, ahlâkî prensiplere ve tüm otoritelere başkaldırı değil miydi? Allah´ı inkâr eden, semavî dinlerin çerçeveledikleri insanî yaşayış biçimini reddeden; bozgunculuk, fitne, zulüm, anarşi ve kaosla hayatı yaşanmaz hale getiren bir cereyanın 11 Eylülden sonra yavaş yavaş Avrupaya yöneleceğini nur talebeleri önceden söylemişlerdi. Hatta bu zaviyeden bakarak hıristiyan – demokrat geçinen Merkel ile muhafazakâr geçinen Sarkozy iktidarlarının “Neocon”´ların truva atları olduklarını da belirtmiştik. “Yeni Muhafazakâr” ile “Yeni Liberal” tabirleri dünkü bolşeviklerin aktüel isimleri olabilir. Para, muhafazakârlık ve hürriyet gibi tabirlerle yalnızca avamı kandırmak mümkündür. Dünkü koministlerin biz müslümanlara faşist demelerini siz önemsemeyebilirsiniz. o­nların Frankfurt Okulu ile başlatıp devam ettirdikleri; insanî değerleri Avrupa´da tahrip projesinin kısmen başarıya ulaşmadığını kimsecikler söyleyemez. Eşcinsel nikah, nikahsız beraberliklerin sosyal devletin teminatı altına alınması doğum sonrasındaki çocukların anne yerine devlet himayasine alınması, ailenin önem sırasındaki yerinden kopup aşağıya yuvarlanması, kominikasyon tekniğinin ve medyanın ahlaksızlık ve anarşide son raddeye kadar kullanılması, kürtajın tüm Avrupa ülkelerinde kanunen serbestiyeti, cemiyetin tüketim toplumu olması için inşaa edilen devasa dünyevî mabedler, yeni alış – veriş merkezleri ve buna mümasil daha yüzlerce netice gösteriyor ki; tahripkâr deccaliyet hareketi kısmen başarıya ulaştı. Kısmen diyoruz, zira o­nların başarısını ürküten bazı tehlikeler var. Çok muhteşem ve büyük görünen muvaffakiyetlerini tehlikeye düşüren fikirler ve küçük küçük hakikatler, Avrupa´daki müslümanlar arasında hâlâ seslendiriliyor. Mesela hâlâ müslümanlar aile cephesinde direniyorlar. Aileye bağlı olarak birçok ahlâkî kaide ve prensibi hâlâ yaşayan insalar var. Bilhassa Allah´ın ve ahiretin varlığını isbata çalışan müslümanların varlığı kiliseye ve birçok hıristiyana ümit ve kuvvet veriyor. o­nların iki de bir “ölüm hakikatleri”ni gündeme taşıyıp, insanların dikkat ve bakışlarını o noktaya çekmeleri, bolşevikleri çok fena paniklettiriyor. Bilhassa bazı müslümanların “prototip aile” yaşamları ve oradaki mutluluk, Avrupa´da ailenin yeniden dirilişine vesile olur, diye çok korkuyorlar. “Dünya ve ahiret saadeti” konusundaki müslümanların müşahhas örnekleri, bu meşhur dinsiz cereyanı Avrupa´da müslümanların üzerine kışkırtıyor. o­nların, müslümanları faşistlikle itham etmelerinin arkasında; dinin, ailenin, ahlâkın, inancın ve insanî değerlerin alan kazanmaları korkusu yatıyor. İslam faşizmi diye bir şey var mı, Köln sokaklarında… Hele 11 Eylül´den sonra gölgelerinden bile çekinir hale gelen müslümanların kendi aileleri nezdindeki tesirleri de iyice azalmış durumda. Bu neticeyi Avrupa´daki modern bolşevikler de biliyor. Fakat bir müslümanın sakalıyla, başörtüsüyle, Kur´ân´ıyla ve diğer islamî sembolleriyle sokakta görünmesi o­nları ürkütüyor. Açılan mescidler, yükselen camiler ve kamusal alanda cereyan eden seminer, konferans ve toplantılar, Avrupalı Necon´ların canlarını çok sıktığından, önceki zamanların hastalığı depreşti: Kahrolsun faşim, kahrolsun Nazizim yerine bu defa da Spiegel´in dediği gibi: İslam faşizmini durdurun!… Çok gariptir ki, kıyamet yaklaştıkça bu tahripkâr cereyan bir taraftan şiddetini arttırıyor, diğer taraftan gizlenmeye artık lüzum görmüyor. Maalesef hıristiyanlar bu saldırgan dinsizlere karşı tepki koymakta geciktikçe, o­nlar meydanda yalnızca müslümanları görüyorlar. Kendi açılarından STOPPT ISLAMOFASCHISMUS demelerinde elbette haklıdırlar. o­nların bu şirretli hücûmlarının güzel faydalarını da gözardı etmemek gerekiyor.

1. Avrupa ahalisi hem islamın ve hem de bu saldırgan dinsiz bolşeviklerin mahiyetini öğreniyor

2. Siperlerinde gizlenen hıristiyanlarla, insaniyet ve medeniyet taraftarları tehlikenin boyutlarını görüp, dinlerini ve insanlıklarını kurtarmaya koşuyorlar… Bu kadarcık sıkıntı bir neticeye değmez mi?

Şükrü Bulut
s.bulut@saidnursi.de
Yeni Asya İnternational

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç