Tıpa Tıp

Hekimler arkalarına yani Kur’ân’ın nâzil olduğu on dört asır öncesine baktıklarında kendilerinin arkada kaldıklarını, Kur’ân’ın hep önde gittiğini görmekteler. İşte ‘Yaratan’ ile ‘Kelam Eden’in aynı zât olduğu, Kur’ân’ın hak Kelâmullah olduğu bir kez daha âşikâre görünüyor. Hem “Hiç yaratan bilmez olur mu?”

   Cenâb-ı Hakk, Târık Sûresi’nde “O hâlde insan,  neden yaratıldığına bir baksın!” demekle bizleri insanın yaratılışı üzerinde düşünmeye çağırıyor1.


  Bu düşünmeye çağırmanın sebebi ise insanın ilk yaratılışındaki Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetini ve hafiziyetini gösterip öldükten sonra tekrar dirilişinin kendisi için kolay olacağına akılları ikna etmek içindir.  Bu hakîkati âyetlerin mânâlarıyla birbirleri arasındaki münâsebete bakarak siz de görebilirsiniz. Târık Sûresi’nin tüm âyetleri dikkate alındığında Kur’ân’ın dört ana esası olan tevhid, nübüvvet, haşir ile adalet ve ibâdetin sûrenin içindeki diğer birçok hakîkatle birlikte bahsedildiği anlaşılıyor. Biz bu hakîkatler içinden bir tanesine insanın neden yani nereden yaratıldığına bakacağız. Tıp gözlüğü ile baktığımızda insanı yaratan Zât’ın,

    Kur’ân’da insan hakkında kelam eden Zât ile ‘tıpa tıp’ aynı olduğunu göreceğiz. Kur’ân’ın mûcize ve hak Kelâmullah olduğunu bir kez daha anlayacağız.

    Kur’ân-ı Kerîm mûcizeliğini en çok edebi yönden göstermekte. Hatta fennî, tıbbî mûcizelik yönü dahi kelimelerinin, âyetlerinin lafızlarında ve mânâlarında gizli. Şimdi ‘atılan bir su, sulb ile teraib arasından çıkar’ ifadelerine bir bakalım…

ATILAN BİR SU

    Toprak merhalesini atlarsak insanın yaratılışının başlangıcı ‘nutfe’ merhalesidir 2,3. Nutfe kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de on iki yerde bazen hakir su4, bazen atılan su, bazen de meni kaydıyla geçmektedir. Fakat bu kelimeler asla birbirleriyle eş anlamlı değillerdir. Mesela ‘meni’ kelimesinin mânâsında nutfe bulunmakla birlikte nutfeyi ihtiva eden su manası da vardır5. Hem nutfe kelimesinden sadece erkeğin nutfesi manası çıkarılmamalıdır. Çünkü kadının nutfesinin de olduğu âyetin (min nutfetin emşac - karışık nutfeden) ifadesinden anlaşılıyor6.

    Kısaca bahsettiğimiz bu mânâları çıkarmak Tıbbi Embriyoloji ilmini bilmeyenler için çok kolay olmasa gerek. Bugün tıp ilmiyle uğraşanlar Kur’ân’ın insanın yaratılışı hakkındaki ifadelerine bakarak hayrette kalmaktadırlar. Sadece nutfe ve su ifadelerine baktığımızda erkek nutfesi (meni ve içindeki spermler) ve kadın nutfesi (kadın suyu ve içindeki yumurta) bahislerinin anlatıldığı, sonra da yaratılışın bu iki nutfenin karışımıyla olduğu ifade edilmektedir. İşte size büyük bir mucize… Çünkü her asrı hissedar eden o güzel ifadelerin arkasındaki bu tıbbi gerçekler ayrıntılarıyla ancak yirminci asırda ortaya çıkarılabilmiştir. Kur’ân’ın nâzil olduğu asırda tıp ve insanlar doğacak çocukta kadının hissesinin sadece taşıyıcılık olduğunu söylüyor, kadının en az %50 hissesinin olduğunu bilmiyorlardı. Hatta tıp ilmi bu konuyu aydınlatıncaya kadar birçok müfessir bile bu ‘atılan su’ tabirini sadece erkeğin suyu olarak yorumluyordu.  Evet insan erkek ile kadın cinsiyet hücresinin birleşmesinden ve menşe olarak da bu hücrelerin bulunduğu erkeğin husyesi ile kadının yumurtalıklarından atılan bir sudan yaratılmıştır (bu mânâyı daha da kuvvetlendiren ‘sulb ile teraib arasından’ ifadesine bakınız). Tıbbın bu buluşu

    Kur’ân’ın mucizeliğini ilan etmekten başka bir şey değildir. Hekimler arkalarına yani Kur’ân’ın nâzil olduğu on dört asır öncesine baktıklarında kendilerinin arkada kaldıklarını, Kur’ân’ın hep önde gittiğini görmekteler. İşte ‘Yaratan’ ile ‘Kelam Eden’in aynı zât olduğu, Kur’ân’ın hak Kelâmullah olduğu bir kez daha âşikâre görünüyor. Hem “Hiç yaratan bilmez olur mu?”7

SULB İLE TERAİB ARASINDAN

    “Bel kemiği (sulb) ile göğüs kemikleri (teraib) arasından çıkar” meâlindeki âyette insanın yaratılmasına menşe olan bu atılan suyun sulb ile teraib arasından çıktığı söyleniyor. Hâlbuki tıbben bu suyun (cinsiyet hücresi-nutfe) erkekte husye (erbezi) ve kadında yumurtalıktan menşe aldığını biliyoruz. İlk planda bakıldığında bir uyuşmazlık var gibi görünüyor. İşte âyetin mûcizeliği de burada zaten.

    Âyet nutfenin (sperm ve yumurta) husye ve yumurtalıktan menşe aldığını bahis etmekteki hakikattan daha ileri bir hakîkate işaret ediyor. O da bu hücrelere kaynak olan husye ve yumurta organlarının sulb ile teraib arasından menşe aldığını  ifade ediyor. Nitekim yirminci yüzyılda anlaşılan bu hakîkatı embriyoloji bilimi şöyle anlatıyor: Cenin ana rahminde altı-yedi aylıkken kendi bel kemiğinin her iki yanında ‘Wolf denilen kabartı ve kanal belirir. Bunun bir kısmından böbrekler ve idrar yolları; diğer kısmından ise  erkekte husye, kızda yumurtalıklar meydana gelir. Demek oluyor ki husye ve yumurtalıktan her biri ilk defa böbreklere yakın oluşuyor. Bu bölge ise sulb ile teraib arasıdır. Yani yaklaşık bel kemiği ile eğe kemikleri arası. Daha sonra husye  hamileliğin yedinci ayında vücudun dışındaki torbaya; yumurtalık organı ise leğen boşluğuna iner.

    Hayret verici diğer bir hakîkat da bu iki organı besleyen kan damarları, sinirler ve lenf damarları sulb ile teraib arasından çıkar. İşte âyetin sulbten ve teraibten değil de “sulb ile teraib arasından çıkar”  ifadesindeki ince i’câza bakın lütfen. Ara manasına gelen ‘beyn’ kelimesinde gizlenen tıbbi hakîkatlere de dikkat edin!  Yaratılışa, hâlin iktizâsına tam uygun kelâmın mûcizeliğini görün! Kelâm ve Kudret’in tıpa tıp uygunluğunu görün. İnsanı Yaratan’ın Kur’ân’da kelâm eden Zât’la aynı olduğunu yani Cenâb-ı Hakk olduğunu bilin!

    Aslında bu bilmek işini ilk önce hekimler ve tıp camiası yapmalılar. Çünkü onlar bu noktada Kur’an’ın birinci muhataplarından. İlk nâzil olan âyetleri hatırlayalım…  Sanki, “Oku, yaratan rabbinin ismiyle oku! O sizi bir alakadan yarattı!…”  ifadeleriyle tıpçıların daha çok Kur’ân’a kulak vermelerini istiyor gibi. Kur’ân’ın bu mûcizeliklerini gören hekimler ve tıp camiası artık bir karar vermeli. Hakikati aramak yolunda
Kur’ân’dan feyz alarak tıbba ve ebedî âhiret hayatına hizmet etmeliler.

1.) Târık Sûresi meali:

Rahmân, Rahîm olan Allah’ın  ismiyle

1- Yemîn olsun o göğe ve Târık’a!

2- Târık’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?    3- O, (nûruyla karanlığı) delen yıldızdır.

4- Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir gözetici (koruyucu melek) bulunmasın!

5- O hâlde insan, neden yaratıldığına bir baksın!

6- (O) atılan bir sudan yaratıldı.

7- (Bu su, erkeğin) bel kemiği ile (kadının) göğüs kemikleri arasın(daki organlar)dan çıkar.

8- Şübhesiz ki O (Allah), onu geri döndürmeğe (öldürdükten sonra tekrar diriltmeğe) elbette gücü yetendir.

9- O gün (kalblerde bulunan) sırlar ortaya çıkarılır.

10- Artık o (insan) için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı!

11- Yemîn olsun o dönüşlü (hâlden hâle giren) göğe!

12- O (bitkilerle, vâdilerle yarılarak) yarıklar sâhibi olan yeryüzüne!

13- Şübhesiz ki o (Kur’ân), elbet (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür.

14- Ve o, şaka değildir!

15- Gerçekten onlar, (Kur’ân’ı ibtâl etmek için) bir hîle olarak tuzak kuruyorlar.

16- (Ben de) bir hîle ile (kurdukları) tuzak(larını ibtâl) ederim!

17- (Ey Habîbim!) O hâlde kâfirlere (azab edeceğimiz vakte kadar) mühlet ver; onlara azıcık süre tanımakla, biraz (kendi hâllerine) bırak!

2.) Mü’minun, 12, 13.

3.) Nutfe, duru ve saf su manasındadır. (Kamus-ı Okyanus)

4.) Mürselat, 20.

5.) Kıyame suresi, 37.

6.) İnsan, 2.

7.) Mülk, 14.
                                                                              Dr. Hüseyin GÜL

Biz Müslümanlar Kaderci miyiz?

FATALİZM, kadercilik ve yazgıcılık aynı anlama gelen terimlerdir. Bütün olguların, olayların, durumların önceden belirlendiği ve asla değiştirilemeyeceği tezinden yola çıkarak insan iradesini yok sayan bir felsefi görüşü anlatır. Kimi anlamını bilerek kullanıyor “kaderci” terimini, kimi bilmeden. Bilerek kullananlardan bir kısmı, inananların “kaderci” olduğunu söylüyor, daha doğrusu suçluyorlar.

Bu düşünce bir parça Cebriye mezhebine benziyor. İslam âleminde boy gösteren sapkın bir mezheptir Cebriye. İnsan iradesini kabul etmez. İlginçtir, bu akımı savunanlar, irade yok sayılırsa inanmanın ya da inanmamanın bir anlamı kalmaz, diye düşünmemişler.

Kuşkusuz çarpık bir düşüncedir kadercilik, bu nedenle şiddetle eleştirilmiş ve yıpratılmıştır. Günümüzde adı anılmaz olmuştur artık. Hâlbuki doğru kader inancına sahip bir Müslüman, “Nasılsa kaderim değişmeyecek, ne yapsam nafile, çalışmak anlamsız” deyip oturamaz. Hiçbir gayret göstermeden beklemek tevekkül değil, tembelliktir.

Mümin, iradesini kullanır, sebeplere teşebbüs eder, çalışır, çabalar, sonra da elinden gelen her şeyi yapmış olmanın gönül rahatlığıyla sonucu bekler. Çünkü bilir ki, insan seçim yapabilir ama sonucu yaratamaz. Bu konuda eli kısadır. Bekleneni vermek ya da vermemek Rahmanın iradesine bağlıdır.

Fakat çoğunlukla çalışıp çabalama biçimindeki duanın sonuçsuz kalmayacağını da bilir. Mesela, tarlasını sürer, eker, sular ve bekler. Bilir ki, bitkileri yaratmak yaratıcının elindedir.

KADERE TESLİM OLMAK "KADERCİLİK" DEĞİL MİDİR?

FAKAT bazen işitiyoruz, musibete uğrayan müminler "Ne yapalım, kader" diyorlar. "Kader böyle imiş, buymuş alınyazın" diye birbirlerini teselli ediyorlar. "Bu, kaderciliktir" diyor kimileri. Buna ne diyeceğiz?
Evet, Müslüman, yeri gelince, “Kaderim böyleymiş” demeyi de bilir. Ne zaman olur bu? Başına bir bela geldiğinde, olaylar olup bittikten sonra, başka bir deyişle, elinden hiçbir şey gelmediği, sonucu asla değiştiremeyeceği durumlarda. “Kader” der, teslim olur. Bu teslimiyet, ümitsizliğin, karamsarlığın ve üzüntünün ilacıdır.

Yoksa günah işleyen bir adam, “Kaderimde günah işlemek varmış, ne yapayım, ben hep böyle yaşamaya mecburum” diyemez. Tembel bir talebe, "Belli oldu, tembellik benim kaderimmiş" deyip oturamaz. Çünkü insan geleceği önceden bilemez.

"Müslüman kadercidir" diyen adam, ya kadere imanın ne olduğunu bilmiyor, ya da biliyor ama müminlere bilerek iftira ediyor. Sahih kader inancıyla müminin kendine özgü yanlış tavrı birbirine karıştırılmamalı. 
  
Sözün kısası, Müslüman, kaderin, iradenin tanımı gereği, “kaderci” ya da “yazgıcı” değildir, ancak “kadere iman etmiş” bir mümindir. Bu ince farkı görmek gerekir.

TEDBİR TAKDİRİ BOZAR MI?

DEPREM günlerinde kader konusu çokça konuşuldu, tartışıldı. Özellikle, bina yaparken tedbirli olmanın üzerinde duruldu. Kimi "Takdir neyse o olur" derken, kimi de "Tedbir kaderi önler" dedi. İnsanların kafası karıştırıldı. Sadece deprem konusunda mı? Hayır, her felakette bu konu gündeme getirildi. Peki, nedir tedbir ve takdirin yeri?
Allah, Hakîmdir. Hikmetle iş yapar. Bu dünyada her sonucu bir sebebe bağlamış. Netice almak isteyen kişi sebepleri ihmal edemez. "Allah Kadirdir, takdir neyse o olur" deyip bekleyemez. Bunu "daha güçlü bir iman" sanmak yanlıştır. Kadir ismini nazara alırken, Hakîm ismini unutmak demektir.

Şu halde, mümin belalara, musibetlere, felaketlere karşı bir yandan diliyle yakarırken, bir yandan da eliyle sebeplere teşebbüs edecek. Dil duasının yanına el duasını da katacak. Kalbi ve kavli duayı ediyorum diye fiili duayı ihmal etmeyecek. Çalışarak yapılan dua Hakîm ismine uygun davranmanın göstergesidir.

Bilim, olayları inceler, neden sonuç ilişkilerini bulur, bunları yasalar halinde dile getirir. İşte bu noktada bilimle ilgilenmek, Hakîm ismini incelemek ve tanımaya çalışmak demektir. Sahih bilimin gereklerini yapmak Hakîm ismine uygun davranmak anlamına gelir.

Hasta mısın, doktora gideceksin, ilaç kullanacaksın. Çocuk sahibi olmak mı istiyorsun, evleneceksin o zaman. Başarıyı mı hedefledin, çalışacaksın. İyi meyveler elde etmek niyetinde misin, tarlana, bahçene iyi bakacaksın. Evin başına yıkılsın istemiyorsan bilim adamlarının tavsiyelerine kulak verecek, inşaat yaparken sağlam temeller atacak, hafif ve kaliteli malzemeler kullanacaksın.

Biz takdirin, kaderin, alınyazısının muhtevasını bilmeyiz. Özgür irademizle tercihler yapar, sonucu bekleriz. Hadiseler olup bittikten sonra biliriz kader defterimizde yazılı olanı.

Tedbir takdirin içindedir. Kader tedbirle sonucu birlikte kapsar. Sonucu bilen Allah, elbet sebebi de bilmektedir. Tedbir alınmışsa kader defterindeki kayıt ona göre yazılıdır. Tedbiri takdirin dışında bir olgu olarak düşünmek yanlıştır.

KADERE İMAN TEMBELLEŞTİRİR Mİ?

HIRİSTİYANLAR, Hıristiyan oldukları için bilimde, teknikte, medeniyette ileri gitmediler, hayır! Müslümanlar da Müslüman oldukları için geri kalmadılar. Tam tersi bir durum var ortada. Batı, Hazreti İsa aleyhisselamdan sonra oluşturulan din anlayışından uzaklaştıkça ilerledi. Çünkü böyle bir din anlayışı bilimsel araştırmalara imkân vermiyordu. Bilimle din adamları arasında ciddi sorunlar vardı.

İslam, tam aksine, bilimi, düşünmeyi, incelemeyi, araştırmayı tavsiye etti. “Hiç düşünmez misiniz?” der ayet. Dikkati güneşe, aya, denize, rüzgâra, hayvanlara, bitkilere çeker, “Bakın, görün, düşünün, anlayın!” buyurur... Kuran, bu tür ayetlerle doludur. 

Surelerin isimleri bile insanın nazarını çevresindeki varlıklara çekecek biçimde verilmiştir. Güneş, ay, yıldız, insan, kadın, balarısı, örümcek, sığır, fil, demir, zaman gibi.

Allah, bunları surelere isim yapmakla kalmıyor aynı zamanda her biri için "ayet" tabirini kullanıyor. Ne demektir ayet? Alamet, bellik, nişan... Kâinat da bir kitaptır. İçindeki her bir varlık birer ayettir, birer kelimedir. Nasıl Kuran sözel ayetlerden oluşmuşsa, kâinat da görünen ayetlerden oluşmuş.

Kuran'a muhatap olan dikkatli bir mümin, Rabbinin bu büyük kitabını da okur, onun sırlarını keşfeder, maddeten de ilerler. Bunu yapmıyor da geride kalıyorsa bu onun hatasıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kadere herkesten ziyade iman ederdi, fakat aynı zamanda insanların en çalışkanıydı. En güzel örnek odur!

Ömer Sevinçgül / Ezeli Sır Kader 

otel emlak inşaat tekstil
Farklı Pencerede Aç